İstanbul Marmara Turizm Nostaljisi

Sadece Türkiye ‘nin değil, dünyanında eşsiz şehirleri arasında olan İstanbul, en önemli kültür kentleri arasında yer almakta. Doğa turizminin ve kültür turizminin bir araya gelerek oluşturduğu bu muhteşem şehir, muntazam bir tarihi birikime sahip. Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan İstanbul, geçmişe tanıklık eden birçok tarihi yapıyı bünyesinde barındırmakta.

1. İstanbul Tarihi

İstanbul Tarihi
İstanbul Tarihi

TARİHİ

İstanbul’un tarihi, Yenikapı Theodosius Limanı kazılarıyla gün ışığına çıkan Neolitik çağ yerleşimiyle, 8500 yıl geriye uzanmış, bu süreçte kentin geçirdiği kültürel, sanatsal, jeolojik değişim ve kent arkeolojisi hakkında yeni bir dönem açılmıştır. Şüphesiz, İstanbul’un tarihi ile ilgili en göze çarpan özelliği, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi üç evrensel imparatorluğa başkentlik yapmış olmasıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma İmparatorluğu çok genişlemiş; İstanbul, stratejik konumundan dolayı, İmparator Büyük Konstantin tarafından Roma’nın yerine yeni başkent olarak seçilmiştir. Kent 6 yılı aşkın bir sürede yeniden düzenlenmiş, surlar genişletilmiş, tapınaklar, resmi binalar, saraylar, hamamlar ve hipodrom inşa edilmiştir. 330 yılında yapılan büyük merasimlerle, kentin, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğu resmen açıklanmıştır. Yakın çağın başladığı dönemde İkinci Roma ve Yeni Roma adları ile anılan kent, daha sonra "Byzantion" ve geç devirlerde Konstantinopolis olarak adlandırılmıştır. Halk arasında ise kentin adı tarih boyunca "Polis" olarak anıla gelmiştir. Büyük Konstantin'den sonraki imparatorların da şehri güzelleştirme çabalarının devam ettiği anlaşılmaktadır. Kentteki ilk kiliseler de Konstantin'den sonra inşa edilmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılda çökmesi nedeniyle, İstanbul, uzun seneler Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) başkenti olmuştur. Bizans döneminde yeniden inşa edilen kent, surlarla tekrar genişletilmiştir. Günümüzdeki 6492 m uzunluğundaki ihtişamlı şehir surları, İmparator Il. Theodosius tarafından yaptırılmıştır. 6. yüzyılda nüfusu yarım milyonu aşan kentte, İmparator Justinyen idaresinde bir altın çağ daha yaşanmıştır. Günümüze kadar ulaşan Ayasofya, bu dönemin bir eseridir. 726-842 yılları arasında kara bir devir olan Latin egemenliği, 4. Haçlı seferinin 1204 yılında şehri istilası ile başlamış, tüm kilise ve manastırlar ile abidelere kadar şehir yıllar boyu talan edilmiştir. 1261'de idaresi tekrar Bizanslıların eline geçen kent, eski zenginliğine tekrar kavuşamamıştır. İstanbul, 53 günlük bir kuşatma sonrası, 1453'te Türklerin eline geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in savaş tarihinde ilk defa kullanılan iri boyutlardaki topları, İstanbul surlarının aşılmasının önemli bir sebebidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti buraya taşınmış, ülkenin çeşitli yerlerinden getirilen göçmenlerle şehir nüfusu arttırılmış, boş ve harap olan şehrin imar çalışmalarına başlanmıştır. Şehrin eski halkına din hürriyeti ve sosyal haklar tanınarak, yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmıştır. Fetihten yüzyıl sonra ise Türk Sanatı şehre damgasını vurmuş,kubbeler ve minareler şehir siluetine hakim olmuştur.

16.yüzyıldan itibaren Osmanlı Sultanlarının Halife olmalarından ötürü, İstanbul tüm İslam dünyasının da merkezi olmuştur. Sultanların idaresinde şehir tamamen imar edilmiş, büyüleyici bir atmosfere bürünmüştür. Eski akropolde kurulu Sultan Sarayı,Boğaziçi'nin ve Haliç'in eşsiz manzarasına hakim kılınmıştır.19.yüzyıldan itibaren Batı dünyası ile sıklaşan temaslar sonrası, camiler ve saraylar, Avrupa mimarisi tarzında, Boğaziçi kıyılarına inşa edilmeye başlanmıştır. Kısa sürede inşa edilen birçok saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin de sembolleridir. 20. yüzyılın başında, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesine şahit olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken ve iç ve dış düşmanlar kendi payları için mücadele ederken; Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin desteğini alarak, silah arkadaşları ile birlikte,vatan toprağının kurtarılması için mücadeleye girişmiştir. Milletin iradesi ile kazanılan Kurtuluş Savaşı’nı müteakiben; Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Bu süreçte, başkentin Ankara'ya taşınması, İstanbul’un önemini değiştirmemiştir. Bu eşsiz şehir, büyüleyici görünümü ile dünya üzerindeki en önemli kültür-turizm-sanat-finans ve ticaret başkentlerinden biri olmayı sürdürmektedir.

2. İstanbul İli Gezilecek Yerler

İstanbul İli Gezilecek Yerler
Ayasofya Müzesi

AYASOFYA MÜZESİ

Ayasofya, dünya mimarlık tarihinden bu yana ayakta kalmayı başarabilmiş, görkemi, ihtişamı, büyüklüğü ve işleselliği yönünden mimari sanat dünyası açısından çok önemli bir yerdedir. Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğu'nun İstanbul'da inşa etmiş olduğu en büyük kilisedir. Aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. 5. yy'dan sonra şimdiki ismi Ayasofya'ya kavuşmuş ilk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmıştır. Ayasofya kutsal bilgelik anlamı taşımaktadır. Doğu Roma İmparatorluğu'nun başta olduğu süre boyunca başkentin en büyük kilisesi olmuş ve katedral işevi görmüştür. Günümüzde ise bir müze olarak değil, Ayasofya Camii olarak Müslüman halkımıza hizmete sunulmaktadır.

Günümüzdeki Ayasofya Camii tarihi boyunca aşamalardan geçerek şimdiki haline ulaşmıştır, aynı yerinde 3 kez inşa edilen Ayasofya'dan öncesi de mühim yapılardır.

Birinci kilise, İmparator Konstantios tarafından 360 yılında inşa edilmiştir. Mimari özellikleri bakımından incelemek gerekirse; üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen yani bazilikal planla yaratılmış birinci yapı, İmparator Arkadios'un karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan olumsuz anlaşmazlıklar sebebiyle patriğin sürgün edilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucuyla yakılmış daha sonraları ise yıkılma kararı alınıp yıkılmıştır.

Günümüzde inşa edilen ilk kiliseye ait bir kalıntı bulunmamaktadır. İlk kilisenin yıkılmasından sonra İmparator II. Theodosios tarafından 415 yılında ikinci kilise inşa edilmiştir. Bu yapı mimari açıdan incelendiğinde; beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda inşa edilmiştir. Tarihte Nika İsyanı olarak geçen büyük halk ayaklanması sırasında 532 yılında yıkılmıştır. Günümüzde bu ikinci kiliseye ait anıtsal girişin mimari parçaları şimdiki Ayasofya'nın batı kısmındaki bahçede görülebilmektedir.

Ayasofya; İmparator Justinianos tarafından bu dönemde yaşayan dönemin en iyileri olan iki önemli mimarı olan İsidoros ile Anthemios'a yaptırılmıştır. Tarihçilerin aktarımına göre, 532 yılında başlayan Ayasofya'nın inşaası 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır. Kilise 537 yılında büyük bir törenle ibadete açılmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesinin ardından cami olarak hizmete veren Ayasofya, 1934 yılında müzeye döndürülmüştür. 2020 yılına kadar müze olarak sergilenen Ayasofya, 24 Temmuz 2020 tarihinde ise hükümetin aldığı karar ile cami olarak hizmet vermeye başladı.

Ayasofya’nın Mimari Özellikleri

Ayasofya; İstanbul'un günümüzde de hala en büyük kilisesi olma özelliğini korumaktadır. İhtişamlı mimarisiyle ziyaretçilerini büyüleyen bu yapı mimari özellikleri ile o döneme ait olması görenleri şaşırtıyor. Ayasofya, bir orta nef, iki yan nef, apsis, iç ve dış olmak üzere iki narthexe sahiptir. 5,75 metre genişliğindeki bu yerin üzeri çapraz tonoslarla örtülü ve dış narthexten beş kapı ile 9,55 metre genişliğindeki iç narthexe geçilmektedir. Yapının görkemli kapıları meşe ağacından yapılma ve Bizans döneminin izlerini taşımaktadır. Tunç kapı ise Tarsus'daki Hellenistik bir tapınaktan bu yapıya özel olarak getirtilmiş ve Ayasofya'nın en görkemli kapısıdır. İç narthexten dokuz farklı apı ile mekanın asıl girişine girilmektedir.Ortada yer alan üç kapı imparatorun girişine ayrılmış olduğu için 2İmparator Kapısı' adını taşımaktadır. Yerden 55,6 metre yüksekliğinde olan tuğladan yapılmış kubbe 40 kaburga ve 40 devasa penceereden oluşmaktadır. Yapının içindeki 107 sütundan 40'ı alt katta, 67'si galeride yer almaktadır. Duvarları kaplayan renkli mermerler Tesalya, Mısır, Euboia gibi yerlerden getirilmiştir. Beyazları ise Marmara Adası’nın ünlü mermerleridir.

Ayasofya, görkemli mimarisini süsleyen mozaikleriyle de geçmişte ve günümüzde dünya mimarisinde özel bir yer kplamaktadır. Ayasofya'nın iç bölümünün altın mozaikli duvar resimleriyle bezeli olduğunu belirten kaynaklar var olsa da mozaiklerin tümü ikonoklazma yani resim düşmanlığı akımı sırasında ortadan kaldırılmıştır. Bu akımın sona ermesiyle 9. yy'ın ikinci yarısından başlayarak mozaikler yeniden yapılmaya başlanmıştır. Bu mozaiklerin üstü Osmanlı Döneminde sıvayla kapatılmıştır. Ayasofya’daki figürlü mozaikler şunlardır: Vestibülden iç narthexe geçilen kapının üstünde, ortada kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem tahtta oturur biçimde betimlenmiştir. Meryem’in sağında kendisine kentin bir modelini sunan İmparator Constantinus, solunda Ayasofya’nın modelini sunan İmparator İustinianos ayakta dururlar. Mozaik İS 10. yüzyıl son çeyreğinde yapılmıştır. İç narthexin çapraz tonoslu tavanı İutinianos dönemi (527-565) mozaikleriyle süslüdür. Ayasofya’nın özgün mozaikleri olduklarından önemli ve değerlidirler. İmparator Kapısı üzerinde, süslü bir taht üzerinde oturan İsa, sağ eliyle kutsama durumunda betimlenmiştir. Sağ elinde ise açık bir kitap tutar. İsa’nın sağındaki madalyon içinde Meryem, sol yanında Cebrail’in büstleri yer alır. Apsis, kucağında çocuk İsa’yı tutan zarif bir Meryem figürüyle süslüdür. 9. yüzyıla ait bu mozaik, İkonoklazma akımından sonra Ayasofya’da yapılmış en eski figürlü mozaiktir. Güney galerinin doğu duvarında iki imparator ailesinin mozaikleri yer alır. Buradaki pencerenin solunda: Kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem ve her iki yanında İmparator II. İoannes Komneos (1118-1143) ve karısı Macar asıllı Eirene betimlenmiştir.

Ayasofya Camii Hakkında Bilgi ve Ayasofya'nın Türk Tarihi

Bizans İmparatorluğu'nun sonrasında Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fetihinden sonra Ayasofya camiye çevrilmiştir. 1453'e kadar 916 yıl boyunca kilise olarak ibadette olan Ayasofya, Fatih Döneminde eklenen tuğla minare ile camileştirilmiştir. II. Andronikos’un (1282-1328) yaptırdığı destek duvarları Mimar Sinan tarafından yenilenerek ve yenileri eklenerek yapıda dayanıklı bir hal sağlanmaya çalışılmıştır. Yapının içindeki mihrap, minber, müezzin mahfili ve vaaz kürsüsü gibi Osmanlı ekleri, 16-17. yüzyılların klasik mermer işçiliği örnekleridir. Ayasofya'nın ana mekanında görülen iki mermer küp,III. Murat (1574-1595) döneminde Bergama’dan getirtilmiştir. Mihrabın iki yanında duran tunç kandillerini, Kanuni Sultan Süleyman Ayasofya’ya armağan etmiştir. 1739’da I. Mahmut (1730-1754) tarafından yapının güney tarafına kütüphane inşa edilmiştir. Kütüphane çok eski yıllara ait İznik, Kütahya, Tekfur Sarayı ve İtalyan çinileriyle süslenmiştir. 1. Mahmut döneminde ise yapının ön avlusuna Sıbyan Mektebi yaptırılmıştır.

Ayasofya’nın güney avlusunda padişah türbeleri yer almaktadır. Mimar Sinan tarafından 1577 yılında II. Selim Türbesi yapılmıştır. 16. yüzyıl sonunda yapılan küçük ve yalın görünüşlü Şahzadeler Türbesi’nin de Mimar Sinan’ın eseri olduğu sanılır. Mimar Davut Ağa, 16. yy'ın sonunda yapıya III. Murat Türbesi'ni eklemiştir. Aynı avluda bulunan III. Mehmet Türbesi de 1608’de Mimar Dalgıç Ağa’nın eseridir. Ünlü Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından Ayasofya ana mekânının duvarlarındaki yuvarlak büyük levhalar üzerine altın yaldızla Allah, Hz. Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hasan, Hüseyin adları yazılmıştır.

3.

Sultan Ahmet Cami

SULTAN AHMET CAMİİ

Sultan Ahmet Camii veya Sultânahmed Camiî, 1609-1617 yılları arasında Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından İstanbul'daki tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa'ya yaptırılmıştır. Cami mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca "Mavi Camii (Blue Mosque)" olarak adlandırılır. Ayasofya'nın 1935 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul'un ana camii konumuna ulaşmıştır.

Aslında Sultanahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük eserlerden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı,arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate şayan en önemli yanı, 20.000'i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 200'den fazla renkli cam ile aydınlatılmıştır.Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye'nin altı minareli ilk camiidir.

4.

Topkapı Sarayı

TOPKAPI SARAYI MÜZESİ

Topkapı Sarayı, Osmanlı Sultanlarının ikametgâhı, devletin yönetim ve eğitim merkezidir. İstanbul fatihi Sultan II. Mehmed tarafından 1460-1478 tarihleri arasında yaptırılmış olan ve zaman içerisinde bazı ilavelerin yapıldığı sarayda, Osmanlı padişahları ve Saray halkı 19'uncu yüzyıl ortalarına kadar ikamet etmiştir. Topkapı Sarayı, Osmanlı monarşisi 1922’de kaldırıldıktan sonra, 3 Nisan 1924’te Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle müzeye dönüştürülmüştür.

Fatih Sultan Mehmet ve Topkapı Sarayı

Fatih Sultan Mehmed, fetihten sonra Beyazıt’ta bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde, daha sonra “Eski Saray” olarak anılacak olan bir saray yaptırmıştır. Fatih, bu ilk saraydan sonra, önce Çinili Köşk’ü, ardından da yapımı tamamlandığında yerleşecek olduğu Topkapı Sarayı’nı inşa ettirmiştir. Fatih, bu saraya Osmanlıca'da “Yeni Saray” anlamına gelen “Saray-ı Cedid” ismini vermiştir. Yeni Saray’a Topkapı Sarayı denmesi ise şöyle gerçekleşmiştir: Sultan I. Mahmud tarafından Bizans surlarının yakınına yaptırılan ve önündeki selam topları nedeniyle “Topkapusu Sahil Sarayı” denilen büyük ahşap sahil sarayı bir yangında tamamen kül olunca, bu sarayın ismi yeni saraya verilmiştir.

Topkapı Sarayı Mimarisi

Yüzyıllarca gelişen ve büyüyen Topkapı Sarayı’nın planının belirlenmesinde Osmanlı devlet felsefesi ile Saray-tebaa ilişkilerinin büyük rolü olmuştur. Ayrıca Topkapı’nın ilk inşa edildiği dönemde, Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan II. Murad’ın Tunca Nehri kenarında yaptırmış olduğu ve günümüze sadece kalıntıları ulaşan Edirne Sarayı’nın planından olduğu kadar ihtişamından da esinlenildiği bilinmektedir.

Topkapı Sarayı, mütevazı bir saraydır; imparatorluğun büyük harcamaları daha çok muhteşem camiler, kışlalar, köprüler, kervansaraylar ve konaklama tesisleri için yapılmıştır. 16. yüzyılın ünlü mimarı Mimar Sinan bile bu sarayda sadece bir bölüm inşa etmiştir. Ama sarayın kendine özgü binaları, nefis çinileri ve tabiatla iç içe geçmiş yapısı kadar, Sarayburnu’ndaki konumu da ona doğal bir güzellik ve ihtişam verir.

Topkapı Sarayı Bölümleri

Topkapı Sarayı’nın planı; çeşitli avlular ve bahçeler arasında devlet işlerine ayrılmış daireler, hükümdarın ikametgâhı olan bina ve köşkler ile sarayda yaşayan görevlilere mahsus binalardan oluşur. Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasında, İstanbul yarımadasının ucunda bulunan Sarayburnu’ndaki Bizans akropolü üzerine inşa edilen Saray, 1400 metre uzunluğundaki “Sur-ı Sultani” denilen yüksek ihata duvarları ile karadan, deniz tarafından ise Bizans surlarıyla çevrilmiştir. Saray’ın kapladığı alan yaklaşık 700 bin metrekaredir.

Alay Meydanı, Aya İrini, Bâb-ü's Selâm, Bâb-ı Hümâyun, Divan Meydanı, Kubbealtı (Divan-ı Hümayun), Adalet Kasrı, Dış Hazine, Zülüflü Baltacılar Ocağı, Has Ahırlar, Beşir Ağa Camii ve Hamamı, Saray Mutfakları, Babüssaade, Sohum Kalesi Kitabesi, Enderun Avlusu, Arz Odası, III. Ahmed Kütüphanesi (Enderun Kütüphanesi), Fatih Köşkü (Enderun Hazinesi), Hazine Koğuşu, Has Oda ve Kutsal Emanetler Dairesi, Ağalar Camii, Kilerli Koğuşu, Kuşhane ve Harem Kapısı, Has Oda Koğuşu/Padişah Portreleri, Dördüncü Avlu, Sünnet Odası, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, İftariye Kameriyesi (Mehtaplık), Sofa Köşkü, Sofa Camii, Mecidiye Köşkü, Hekimbaşı Odası / Baş Lala Kulesi, Esvap Odası, Harem, Dolaplı Kubbe / Harem Hâzinesi / Haremeyn Hâzinesi, Şadırvanlı Sofa, Kara Ağalar Mescidi, Kara Ağalar ve Kara Ağalar Taşlığı, Cümle Kapısı, Valide Taşlığı, Kadın Efendi Daireleri, Valide Sultan Dairesi, Hünkâr ve Valide Sultan Hamamları, Hünkâr Sofası, III. Murad Has Odası, I. Ahmed Has Odası, Yemiş Odası / III. Ahmed Has Odası, Çifte Kasırlar / Veliahd Dairesi, Altınyol, Cariyeler ve Kadın Efendiler Taşlığı, Gözdeler Dairesi ve Mabeyn Taşlığı, Arabalar Kapısı /Kızlar Kapısı, Nöbet Yeri ve Cariyeler Koridoru bu muazzam yapının bölümleri arasındadır.

5.

Kapalı Çarşı

KAPALI ÇARŞI

Kapalıçarşı, İstanbul kentinin merkezinde Beyazıt, Nuruosmaniye ve Mercan semtlerininin ortasında yer alan dünyanın en büyük çarşısı ve en eski kapalı çarşılarından biri. Kapalıçarşı'da yaklaşık 4.000 dükkân bulunmaktadır ve bu dükkânlarda toplam çalışan sayısı yaklaşık 25.000'dir. Gün içerisindeki en yoğun zamanlarında içinde yarım milyona yakın insan barındırdığı söylenir.Yılda 91 milyon turisti ağırlayan çarşı, dünyanın en fazla ziyaret edilen turistik mekanıdır.

Kapalıçarşı'nın çekirdeğini oluşturan iki bedestenden İç Bedesten yani Cevahir Bedesteni müellifler arasında tartışmalı olmakla beraber büyük olasılıkla Bizans'tan kalma bir yapı olup 48 m x 36 m ölçülerindedir. Yeni Bedesten ise 1460[kaynak belirtilmeli] yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Kapalıçarşı'nın ikinci önemli yapısıdır ve Sandal Bedesteni olarak anılmaktadır. Burada bir yolu pamuk bir yolu ipekten dokunan ve Sandal adı verilen kumaş satıldığı için Sandal Bedesteni ismi verilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet'in Kapalıçarşı'nın inşaatına başladığı yıl olan 1460[kaynak belirtilmeli] Kapalıçarşı'nın kuruluş yılı olarak kabul görmüştür. Asıl büyük çarşı ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından ahşap olarak inşa ettirilmiştir.

Dev ölçülü bir labirent gibi, 30.700 metrekarede 66 kadar sokağı, 4.000 kadar dükkânı ile Kapalıçarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir. Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür. İçinde son zamanlara kadar 5 cami, 1 mektep, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 sebil, 1 şadırvan, 24 kapı, 17 han bulunmaktaydı.

15.yüzyıldan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alışveriş merkezi haline gelmiştir. Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da,el işi imalatının (manifaktür) sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşya, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu. Geçen yüzyılın sonlarında deprem ve birkaç büyük yangın geçiren Kapalıçarşı eskisi gibi onarılmışsa da,geçmişteki özellikleri değişikliğe uğramıştır.

Bütün dükkânların genişliği aynı olacak şekilde inşa edilmiştir. Her sokakta ayrı ürünün ustaları loncalar halinde bulunurdu (yorgancılar, terlikçiler vs.) Satıcılar arasında rekâbet kesinlikle yasaktı. Hatta bir usta, tezgâhını dükkânın önüne çıkarıp kalabalığa göstererek ürün işleyemezdi. Ürünlere devletin belirlediğinden yüksek fiyat konulamazdı.

6.

Yerebatan Sarnıcı

YEREBATAN SARNICI

Yerebatan Sarnıcı (Bizans Yunancası: βασιλική κινστέρνή; Latince: Basilica Cisterna) İstanbul'un Avrupa yakasında bulunan, şehrin en büyük kapalı sarnıcı. Ayasofya binasının güneybatısındaki küçük bir binadan girilir. Sütun ormanı görünümündeki mekanın tavanı tuğla örülü,çapraz tonozludur.

 

Sarnıç, Bizans imparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından yaptırılmıştır. Suyun içinden yükselen pek çok mermer sütun nedeniyle halk arasında Yerebatan Sarayı olarak isimlendirilmektedir. Sarnıcın bulunduğu yerde daha önce bir bazilika bulunduğundan ötürü yapı Bazilika Sarnıcı olarak da adlandırılır. Ayrıca sarnıç Dan Brown'un Cehennem adlı romanına da konu olmuştur.

Hâlihazırda İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş. tarafından işletilen Yerebatan Sarnıcı, müze olmanın yanında ulusal ve uluslararası birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.

7.

DOLMABAHÇE SARAYI

17.yüzyıla kadar Boğaziçi’nin koylarından biri olan bu yörenin; Altın Post'u aramaya çıkan Argonotların efsanevi gemisi Argos’un demirlediği, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında Haliç’e indirmek üzere gemilerini karaya çıkardığı yer olduğu ileri sürülür.

Osmanlılar Döneminde kaptan paşaların donanmayı demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapılageldiği doğal bir liman görünümünde olan bu koy; 17. yüzyıldan başlayarak dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi’ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiştir.Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahlar tarafından yaptırılan köşk ve kasırlarla donatılan Dolmabahçe; zamanla "Beşiktaş Sahil Sarayı" adıyla anılan bir saray görünümü kazanmıştır.

Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Döneminde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız olduğu gerekçesiyle 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri atılmıştır.

Yapımı, çevre duvarlarıyla birlikte 1856 yılında bitirilen Dolmabahçe Sarayı 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana yapısı dışında onaltı ayrı bölümden oluşmuştur. Bunlar saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, camhane, dökümhane, tatlıhane gibi işliklere uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlara ayrılmış yapılardır. Bu yapılar arasına Sultan II. Abdülhamid Döneminde (1876-1909) Saat Kulesi ve Veliahd Dairesi arka bahçesindeki Hareket Köşkleri eklenmiştir.

Dönemin önde gelen Osmanlı mimarları Karabet ve Nikogos Balyan tarafından yapılan sarayın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu’ysa; Padişah’ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmıştır.

Tüm yapı, bodrumla birlikte üç katlıdır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin batı etkilerine karşılık bu saray, bu etkilerin Osmanlı ustalarca yorumlanmış bir uygulamasıdır. Öte yandan,gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan saraya, 1910-12 yıllarındaysa elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m2’lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti vardır. Döşemelerin ince işçilikli parkelerinin üstünde, önce sarayın dokumevinde, sonra da Hereke’de dokunmuş 4454 m2 halı serilidir.

Padişahın devlet işlerini yürüttüğü Mabeyn; işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı’nın en önemli bölümüdür. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekanı oluşturmaktadır.Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunmaktadır.

Harem ve Mabeyn bölümleri arasında yer alan Muayede Salonu; Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek ve en görkemli parçasıdır. 2000 m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Salon, bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmakta, böylelikle soğuk mevsimlere rastlayan törenler daha sıcak bir atmosferde yapılabilmekteydi. Geleneksel bayramlaşma töreni günlerinde, Topkapı Sarayı’nda bulunan altın taht bu salona getirilerek kurulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırdı. Galeriler ise elçilik görevlilerine, Saray Orkestrası’na, bay ve bayan konuklara ayrılmıştı.

Dolmabahçe Sarayı’nın Batı etkileri altında, Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekan yapısında “Harem”in eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir.Ancak Topkapı Sarayı’nın tersine, Harem, artık saraydan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir.

Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü'ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlardan geçilmekte, bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır. Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyerler Bölümü, Kadınefendi odaları, Büyük Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

Günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bütün birimleri restore edilmiş ve ziyarete açılmış bulunmaktadır. Saray’ın değerli eşyalarının sergilendiği iki “Değerli Eşyalar Sergi Salonu”, Milli Saraylar Yıldız Porselenleri Koleksiyonu’ndan örneklerin yer aldığı “İç Hazine Sergi Binası”, genellikle Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’nun bölüm bölüm ve uzun süreli sergiler biçiminde izleyicilere sunulduğu “Sanat Galerisi”, bu galerinin alt katında sarayın çeşitli objeleri ve mimari süslemelerinden alınmış kuş motiflerinin fotoğraflarından oluşan sürekli serginin bulunduğu tarihsel koridor, Mabeyn Bölümü’ndeki Abdülmecid Efendi Kütüphanesi; Dolmabahçe Sarayı’nın başlıca sergileme birimlerini oluşturmaktadır.

Sarayın hemen girişinde bulunan eski Mefruşat Dairesi’nde Kültür-Tanıtım Merkezi yer almakta ve Milli Saraylar’ın çeşitli yerlerinde sürdürülen bilimsel çalışmalarla tanıtım etkinlikleri bu merkezden yönlendirilmektedir. Öte yandan, yine bu merkezde çoğunluğunu 19. yüzyıla yönelik yayınların oluşturduğu bir kitaplık kurularak araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Öte yandan Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal/uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur.

8.

Galata Kulesi

GALATA KULESİ

Galata Kulesi, İstanbul'un Galata semtinde bulunan bir kule. 528 yılında inşa edilen yapı, şehrin önemli sembolleri arasındadır. İstanbul Boğazı ve Haliç, kuleden panoramik olarak izlenebilmektedir. UNESCO, 2013'te kuleyi Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etti. Galata Kulesi dünyanın en eski kulelerinden biri olup, Bizans İmparatoru Anastasius tarafından 528 yılında Fener Kulesi olarak inşa ettirilmiştir. 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferi'nde geniş çapta tahrip edilen kule, daha sonra 1348 yılında "İsa Kulesi" adıyla yığma taşlar kullanılarak Cenevizliler tarafından Galata surlarına ek olarak yeniden yapılmıştır. 1348 yılında yeniden yapıldığında kentin en büyük binası olmuştur.

Galata kulesi 1445-1446 yılları arasında yükseltilmiştir. Kule Türklerin eline geçtikten sonra hemen hemen her yüzyıl yenilenmiş ve tamir edilmiştir. 16. yüzyılda Kasımpaşa tersanelerinde çalıştırılan Hristiyan savaş esirlerinin barınağı olarak kullanılmıştır. Sultan III. Murat'ın müsaadesiyle burada müneccim Takiyüddin tarafından bir rasathane kurulmuş, ancak bu rasathane 1579'da kapatılmıştır.

17.yüzyılın ilk yarısında IV. Murat döneminde Hezarfen Ahmet Çelebi, Okmeydanı'nda rüzgarları kollayıp uçuş talimleri yaptıktan sonra, tahtadan yaptırdığı kartal kanatlarını sırtına takarak 1638 yılında Galata Kulesi'nden Üsküdar-Doğancılar'a uçmuştur. Bu uçuş Avrupa'da ilgi ile karşılanmış, İngiltere'de bu uçuşu gösteren gravürler yapılmıştır.

1717'den itibaren kule yangın gözleme kulesi olarak kullanılmıştır. Yangın, ahalinin duyabilmesi için büyük bir davul çalınarak haber verilmekteydi. III. Selim döneminde çıkan bir yangında kulenin büyük bölümü yanmıştır. Onarılan kule 1831 yılında başka bir yangında yine hasar görmüş ve onarılmıştır. 1875 yılında bir fırtınada külahı devrilmiştir. 1965'te başlanıp 1967'de bitirilen son onarımla da kulenin bugünkü görünümü sağlanmıştır.

Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 66,90 metredir. Duvar kalınlığı 3,75 m, iç çapı 8,95 m dış çapı da 16.45 metredir. Yapılan statik hesaplamalara göre ağırlığı yaklaşık 10.000 ton, kalın gövdesi işlenmemiş moloz taşındandır.

Derinliğinde bulunan çukurların altındaki kanalda birçok kafatası ve kemik bulunmuştur. Orta boşluğun bodrumu zindan olarak kullanılmıştır. Kulenin tarihinde bazı intihar olayları kayıtlara geçmiştir. 1876 tarihinde, bir Avusturyalı, nöbetçilerin dalgınlığından faydalanıp kendini kuleden aşağı atmıştır. 6 Haziran 1973 günü ise ünlü şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın 15 yaşındaki oğlu Vedat kuleden atlayarak intihar etmiştir. Oğuzcan bunun üzerine Galata Kulesi adlı şiiri yazmıştır.

9.

Sultanahmet Meydanı

SULTANAHMET MEYDANI

Günümüze çok az kalıntıları kalan Bizans devri önemli yapıları ve abideleri Hipodrom çevresinde inşa edilmişti. “Büyük Saray” diye bilinen İmparatorluk Sarayı Hipodromun yanından başlar, aşağılara, deniz kenarına kadar uzanırdı. Bu Saraydan günümüze bir büyük salonun yer mozaik panosu gelebilmiştir. Şehrin en önemli meydanı Agusteion ve burası ile cadde arasında Milerium zafer takı bulunurdu. Cadde, Roma’ya kadar uzanan yolun başlangıcı idi ve ilk kilometre taşı da buradaydı. Hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idare ve sosyal merkezler bu civara yerleşmişlerdi. Semt Bizans ve Türk devirlerinde de merkezi önemini devam ettirmiştir. İstanbul’un en önemli abideleri Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yerebatan Sarnıcı burada, Hipodromun çevresindedir. Şehrin ana caddeleri (aşağı limana inen ve batıya şehir surlarına doğru gidenler) Hipodromdan başlar ve yamaçları takip ederdi. Yol kenarları ticari kuruluşlar ve ikâmetgâhlarla çevrili idi. Yan yollar dar ve bazıları basamaklarla yokuş aşağı uzanırlardı. Anayol kaldırımları bazen iki katlı, galerili inşa edilmişlerdi.

British Museum'da bir kompozisyondan Sultanahmet Meydanı'na ait detay, 1553

Roma İmparatorluğu ve sonradan Bizans İmparatorluğu devrinde hipodrom şehrin toplantı, eğlence, heyecan ve spor merkezi olarak 10. yüzyıla kadar önemini sürdürmüştü. Araba yarışları yanında, müzisyen toplulukları, dansözler, akrobatlar, vahşi hayvanlarla kavga gösterileri, toplantılar yapılırdı. Bütün bu faaliyetler için ise Roma devrinde bol tatil günleri mevcuttu.

Hipodrom Bizans döneminde devlete karşı ayaklanmaların da merkezi olmuştur. İustianus'un saltanatında gerçekleşen Nika Ayaklanması bunlardan biridir ve komutan Belisarios'un yine burada kıstırdığı ayaklanmacılardan 30.000 kadarını öldürmesiyle bastırılmıştır. Daha sonra 1185'te İmparator I. Andronikos'un linç edilmesi de burada olmuştur.

1880 tarihli Hipodrom Meydanı. Ön planda Dikilitaş ve arka planda Ayasofya Camii

Dev ölçüde bir U harfi şeklinde olan hipodromun doğu uzun tarafında, damında 4 bronz at bulunan, balkon şeklinde, imparator locası yer alırdı. Ortada, hipodromun kum kaplı sahasını ikiye bölen, arabaların etrafında yarıştığı alçak bir duvar, bu duvarın üstünde de İmparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilen abideler ve meşhur at yarışçıları ile atlarının heykelleri bulunurdu. Şöhretli bir araba yarışçısı akla gelebilecek her türlü maddi olanak içinde yüzerdi. Yarışçılar yeşil-mavi-beyaz-kırmızı gibi politik güçleri de olan takımlara ayrılmışlardı. Zaman, zaman yarışlara politika karışır, karşılıklı güçlerin mücadeleleri korkunç katliamlara dönüşebilirdi. Hipodrom günümüze zemini 4-5 metre yükselmiş ve kalabilmiş 3 abide ile gelmiştir.

Bunlar Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirilen Obelisk ve Delfi'deki Apollon tapınağından getirtilen Yılanlı Sütun'dur. Osmanlı devrinde, bu meydanda bazen, eski günlerindeki zengin gösteriler gibi, çeşitli festival ve gösteriler tertiplenmişti. Hipodrom’un batısında, Sultan Ahmet Camii’nin karşısında yer alan Kanuni'nin sadrazamı İbrahim Paşa Sarayı 16. yy. zengin ve tipik özel sarayların günümüze gelen tek örneğidir. Bu güzel yapı Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak ziyarete açıktır. Hipodromdan günümüze yuvarlak güney ucu kalmıştır. Bu büyük kemerlerle donatılmış tuğla bir yapıdır. Sonraki devirlerde Hipodromun taş blokları ve sütunlarının tamamı başka yapılarda kullanılmıştır. Hipodrom girişi sağındaki parkta 4-5 yy. ait özel saray kalıntıları, az ilerisinde de Aya Öfemiya Bizans Kilisesinin kalıntıları bulunmaktadır.

Osmanlı zamanında da Yeniçeri isyanları bu bölgede gerçekleşir, kırk gün kırk gece süren şehzade sünnet düğünleri, şenlikler burada yapılırdı. İstanbul'da Halide Edip'in işgale karşı konuşma yaptığı 1920 Sultanahmet mitingi de burada yapılmıştır.

10.

SÜLEYMANİYE CAMİ

Mimar Sinan’ın kalfalık eseri olarak tanımladığı Süleymaniye Camisi, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle 1551-1558 yılları arasında yapılmıştır. Süleymaniye Camisi, Klasik Osmanlı Mimarisi'nin en önemli örneklerinden birisidir. İkisi üç şerefeli, ikisi de iki şerefeli olmak üzere dört minareye sahip olan caminin kubbesi 53 metre yüksekliğindedir. İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde inşasına başlanan mabedin temeline ilk taşı, büyük alim Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin koyduğu rivayet edilir.

Mabedin bir ana kubbesi, iki yarım kubbesi ve iki çeyrek kubbesi ile on küçük kubbesi vardır. Ana kubbe dört fil ayağına; kubbe kemerleri ise, dört büyük granit sütuna istinat etmektedir. 32 pencereli kubbe 27,25 metre çapında ve yerden 53 metre yüksekliktedir. Sedanın (sesin) aksini kuvvetlendirmek için kubbenin içine ve köşelere, ağzı iç tarafa açık bir şekilde yerleştirilen 50 cm boyunda 64 küp bulunmakta, bu sayede hassas bir akustik meydana gelmektedir. Yaklaşık 3 bin 500 metrekarelik iç alana sahip olan caminin uzunluğu 59, eni 58 metre olup 238 pencereden ışık almaktadır. Granit ve mermer sütunlara dayanan hünkâr ve müezzin mahfili, minber ve mihrap işçilikleriyle dikkati çekmektedir. Müezzin mahfilinin sağında madeni şebekelerle çevrili bulunan bölüm, 1918 yılına kadar kütüphane olarak kullanılmış; mevcut kitaplar aynı tarihte, Süleymaniye Medreseleri'nde tesis edilen Umumi Kütüphane'ye nakledilmiştir.

Beş kapısı bulunan caminin ön kısmında, mihrabın üstünde renkli pencereler bulunmaktadır. Devrin tanınmış üstadı İbrahim Usta'nın eseri olan söz konusu pencereler, camlarından giren güneş ışığını Mimar Sinan Şehper-i Cibril'e (Cebrail’in Kanatları) benzetmektedir. Cami içinde çok kıymetli dört büyük granit sütun bulunmaktadır ve bunlar: İskenderiye, Baalbek, İstanbul’daki Kıztaşı ve Saray-ı Amire'den alınarak camiye getirilmiştir. Her biri 9,02 metre yüksekliğinde 1,14 metre çapında ve 40-50 ton olan bu dört sütunu Mimar Sinan, Dört Halife'ye benzetmektedir. Mabedin zemini mermerlerle döşenmiş ve etrafı 28 kubbeli revaklarla çevrilmiş üç kapılı geniş bir iç avlusu vardır. Mezkûr kubbe kemerleri 24 sütuna dayanmakta olup 12 tanesi granit, 10 tanesi mermer ve iki tanesi de somaki mermer sütunlardır.

Caminin kendi haşmetine uygun tarzda yapılan dört minaresi ve on şerefesi bulunmaktadır. Minarenin ikisi üçer şerefeli diğer ikisi ise ikişer şerefelidir. "Cami minareleri" ve "Harem Minareleri" diye adlandırılan minareler, Kanuni’nin, İstanbul'un fethiyle dördüncü padişah; on şerefe de Osmanlı İmparatorluğu'nun 10. padişahı olduğuna işaret etmektedir. Semaya doğru yükselen minareler iki elini kaldırarak dua eden bir kişiye benzemektedir. Camideki yazılar, meşhur hattat Ahmet Karahisarî ve talebesi Hasan Çelebi'nin eseridir. Daha sonra Kazasker Mustafa Efendi de bazı yazılar ilave etmiştir. Yazıların birkaç tanesi dışında tümünün metni Kur'an-ı Kerim'den alınmış, ustalıklı bir şekilde işlenmiştir. İç avludan camiye girilen kapının üzerinde yazılan kitabe, sağ-orta-sol olmak üzere üç bölüme ayrılır. Birinci bölümde Kanuni’nin vasıfları sayılmakta, ikinci bölümde onun şeceresi (soyu) silsile halinde belirtilmekte, üçüncü bölümde ise saltanatın devamına ve geçmişlerin ruhlarına duadan sonra mabedin üstün nitelikleri hangi niyetle ve ne zaman yapıldığı belirtilmektedir. Mihrabın önündeki türbe, kendi parasıyla cami inşa ettiren Kanuni Sultan Süleyman'a, yanındaki türbe de eşi Hürrem Sultan'a aittir.

Yaklaşık 6 bin metrekarelik alana sahip olan cami bahçesinin 11 kapısı bulunmaktadır. Bahçenin etrafında Süleymaniye Medreseleri diye meşhur olan beşi lise seviyesinde, biri fakülte birisi de ihtisas bölümü olmak üzere yedi medrese tesis edilmiştir. Caminin sağ tarafında bulunan binalar, Evvel ve Sani medreseleri ile Sibyan Mektebi iken daha sonra Süleymaniye Kütetüphanesi'ne tebdil edilmiş (değiştirilmiş), bir bölümü de çocuk kütüphanesi olmuştur. Köşede bulunan tıp medresesi, doğum evi olarak, onun karşısındaki bimarhane ise askeri matbaa iken şu an kız Kur'an kursu olarak hizmet vermektedir. Caminin kuzey cihetindeki binalar, önceleri imarethane iken daha sonra Türk-İslam Eserleri müzesi olarak kullanılmış ve 1984 yılında Süleymaniye Kütüphanesi'ne devredilmiştir.

11.

İSTİKLAL CADDESİ

İstiklâl Caddesi (Osmanlı Türkçesi: (1927'den önce) Cadde-i Kebir, Büyük Cadde, Fransızca: Grande Rue de Péra), İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde, Tünel Meydanı (Tünel semti) ile Taksim Meydanı arasında uzanan ve 19. yüzyılın sonlarından beri Türkiye'nin en ünlü caddelerinden biri olma vasfını koruyan cadde. 1.400 metre uzunluğundaki caddenin orta noktası Galatasaray Lisesi'nin yanından geçen Yeniçarşı Caddesi'nin caddeyi kestiği ve 50. Yıl Anıtı'nın bulunduğu yer kabul edilir. Paralelinde uzanan Tarlabaşı Bulvarıyla beraber Beyoğlu ilçesinin ana eksenini oluşturur. Ortalama olarak 74 metre yükseklikte yer alan İstiklal Caddesi idari olarak 9 ayrı mahalleyi kapsar.

Caddenin ilk şekillenmeye başlaması Haliç'in İstanbul yakasının ve karşısındaki Galata'nın aksine, Bizans döneminden sonraya rastlar. Bizans döneminde Galata surlarla çevrili bir Cenova kolonisiyken ve çeşitli Latin topluluklarını, Katolik ruhbanının kilise ve manastırlarını bulundurur ve Haliç'in bu yakasına Pera (karşı yaka) adı verilirken, nüfusun hemen tamamı surlar içindeydi. Haliç ve Boğaziçi arasında burun yapan Galata sırtlarının en yüksek noktasını ortalama 110 m eğrisinden geçen uzunlamasına ve bugün burunda dar açıyla başlayıp sonra genişleyen Beyoğlu Platosu denilen morfolojik yapı oluşturmaktaydı. Doğuda Boğaziçi'ne,batıda ise Haliç'e hakim olan bu tepe bağlar, mezarlık, koruluk ve av alanlarıyla kaplıydı. Galata Kulesi'nin biraz kuzeyindeki sur kapısının ilerisinde yokuş yukarı, kent dışına çıkılınca sırtın güney ucuna varılıyor (bugünkü Tünel Meydanı), ondan sonra da mezarlıklar, bağlar, bahçeler arasında dar bir yol uzanıyordu. Burada tek tük bağ evleri ya da yazlık konutlar bulunmaktaydı. Bizans döneminde Galata'nın canlılığı ve ticari özellikleri, kentin Osmanlılara geçmesinden sonra çeşitli güvencelerle daha da gelişince, surlar içine sığamayan Latinler, dışarı doğru taşmaya gerek Boğaz'a gerek Haliç'e bakan yamaçlara taşınmaya başladılar. Bu arada sırt boyunca uzanan dar yol da yavaş yavaş değerlendiriliyor ve Grand Rue de Pera'nın nüvesi oluşuyordu. Galata'nın ve giderek Pera'nın ticari önemi arttıkça, İstanbul yakasındaki Venedik, Pisa, Amalfi kolonileri de Pera bağlarına göçecekler, ayrıca Avrupa'dan hem İtalya Yarımadası'ndan hem de Osmanlı imtiyazlarına sahip Fransızlardan, ama aynı zamanda Hollandalılar ve İngilizlerden de gelip yerleşenler olacaktı. 16. yüzyılda iyice belirginleşen bu nispi Avrupalı akını sonucunda, Galata surları içinde açılan Fransız Sefareti, bir veba salgınından sonra Pera (Beyoğlu) bağlarının içindeki ve bugünkü İstiklal Caddesi'ne çok yakın bir konuta taşınacak, sonra da Fransız Elçiliği binası olan Fransız Sarayı (Maison de France) inşa edilecekti.

Aziz Antuan Katolik Kilisesi

Bu binayı, biraz ötede, ama sırtın Haliç'e bakan kesiminde inşa edilecek İngiltere Elçiliği olan İngiliz Sarayı izleyecekti. Bugünkü İstiklal Caddesi alanına giren yöredeki ilk Müslüman yerleşimleri ise 1491'de II. Bayezid'in armağan olarak verdiği arazi üzerinde İskender Paşa'nın Galata Mevlevihanesi'ni kurmasıyla başlar.

Gene II. Bayezid, o zaman “Dörtyol” (Yunanca: Stavrodromion) denilen mevkide bir mescit yaptırmıştı. Asmalı olmasından dolayı böyle bir tanımlama sıfatıyla anılan mescit bugün yerinde yoksa da,adı Asmalımescit Sokağı'nda yaşamaktadır. Aynı dönemde, bugünkü Galatasaray mevkiinde Acemioğlanlar Kışlası kurulmuş, bu kışla I. Süleyman döneminde (1520-1566) yıktırılıp yeniden yaptırılmıştır (Galatasaray Lisesi). Böylece 15. yüzyılın sonlarından itibaren Müslümanların yerleşmesi de cadde üzerinde ve çevresinde başlıyordu. Bununla birlikte yöreye esas olarak yabancılar yerleşmekteydi. Avrupa'dan gelenler, kendi geleneklerini, kültürlerini ve yaşam tarzlarını da getirip Pera'da sürdürüyorlar, yabancı nüfus çoğaldıkça onlara hizmet verecek dükkanlar da artıyordu. Grand Rue de Pera'nın, Osmanlı Türkçesiyle Cadde-i Kebir'in yavaş yavaş bir alışveriş ve zanaat merkezi haline dönüşmesi, Avrupalı ya da İstanbullu gayrimüslim esnaf ve zanaatkarlarla başlar. Gene bu dönemde Fransız Sarayı yanında yapılan St. Louis Kilisesi de Beyoğlu'nun ilk Latin kilisesi olarak bilinir (1628).

17.yüzyıl'da Cadde-i Kebir, Galata surlarının kuzeyinde Galata Kulesi yakınındaki Kule Kapısı'ndan başlayıp, Galata Sarayı adı verilen kışla mektebine dek sürüyordu. 17. yüzyıl gezgini Eremya Çelebi orada gördüğü bellibaşlı binaları, Galata Sarayı'na doğru, Ceneviz elçisinin evi, Hollanda Elçiliği, Fransisken Kilisesi, Terra Sainte Kilisesi, onun biraz aşağısında Venedik Elçiliği onun da yakınında Fransız Elçiliği, ileride tepede, Kasımpaşa'ya bakan bir mevkide İngiliz Elçiliği olarak belirtiyordu. 18. yüzyılda Grand Rue de Pera ekseni etrafında Beyoğlu'nun oluşması devam etti. Bugünkü Hollanda Başkonsolosluğu'nun bulunduğu Hollanda Elçiliği binası eski elçilik binasının yanması üzerine, şimdiki yerinde inşa edildi, İsveç Elçiliği olan İsveç Sarayı da bu yüzyılın ortalarında satın alınıp genişletildi. Aziz Antuan Katolik Kilisesi da ilk kez 1752'de yapılmıştır. Santa Maria Draperis Kilisesi ise yangın ve deprem geçirerek bugünkü haliyle 1769'da inşa edilmiştir. 18. yüzyılın sonu gelindiğinde Cadde-i Kebir karşılıklı binalarla dolmuştur, ama Galata Sarayı'ndan sonrası gene boştur, tek tük evler vardır. O dönemin seyyahlarının yazdıklarına göre kalabalıklaşmasına ve konut fiyatlarının hayli artmasına rağmen, birkaç kagir bina dışında, evler genellikle ahşaptır, bazı bölümleri ise kerpiçtir.

İstiklal Caddesinin Taksim girişi

19.yüzyıla girildiğinde Grand Rue de Pera eksenli Beyoğlu hala bir çeşit sayfiye yer ya da Galata'nın bir banliyösü gibiydi. Cadde-i Kebir'in bugünkü tarzının gerçek şekillenmesi 19. yüzyılın ikinci yarısında başlar ve böyle bir caddenin oluşması Tanzimat'ın ürünü sayılabilir. Osmanlı toplumunun üstten gelen reformlarla Batı'ya açılması, kuşkusuz ki birçok Osmanlı aydını, genç soylusu ve zenginini Avrupa yaşam tarzına “alafranga” veya “Frenk usulü” denilen yaşama yönelttiği gibi, İstanbul'daki Levantenlerin ve konuk Avrupalıların ıslahatlarla elde ettikleri imtiyazlar birleşince Grand Rue de Pera birdenbire lüks, şık binaların yapıldığı, Avrupalı dükkanların, eğlenme ve dinlenme yerlerinin açıldığı son derece önemli bir merkez haline dönüştü. Gelişme özellikle Abdülaziz döneminde hızlandı ve yüzyıl biterken, Paris'teki La Belle Epoque tarzı yaşam ve tüketim Türkiye'de Grand Rue de Pera'da somutlaştı. Bu süre içinde sokakların taşla döşenmesi, gazla aydınlatılması, kanalizasyonların yapılması, daha sonra elektriğin getirilmesi, Tünel'in inşası, atlı tramvaylar, elektrikli tramvaylar vb ile çok sayıda altyapı hizmeti gerçekleştirildi. Bütün bu hizmetler özellikle Tünel-Taksim ekseni aksında yoğunlaşmaktaydı. Ona paralel Şişhane-Tepebaşı-Tarlabaşı-Taksim ekseni ise Cadde-i Kebir'in gelişmesinin yanında ikincil kalıyordu. Kısacası, servet, zenginlik, ihtişam bu caddede toplanıyordu.

19.yüzyıl'ın ilk yarısı, savaşlara, işgallere, karartmalara rağmen adı Cumhuriyetin ilanı'ndan sonra İstiklal Caddesi'ne dönüşen caddenin altın çağı oldu. Sinema ve tiyatrolarıyla, önemli lokantalarıyla, kafeleriyle, pastaneleri ve otelleriyle cadde görkemini her koşul altında sürdürdü, belki de en olağanüstü dönemini 1917 Ekim Devrimi'nden ve özellikle iç savaştan sonra ülkelerinden kaçan Beyaz Rusların kültürleriyle, müzikleriyle, alışkanlıklarıyla, özgül giysileriyle, askeri üniformalarıyla caddeyi ve arka sokaklarını kapladıkları yıllarda yaşadı.

19.yüzyılın sonlarında ve özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Cadde-i Kebir çok sayıda dilin konuşulduğu, Osmanlılarda var olan bütün etnik toplulukların, pek çok ulustan Levantenin ya da yabancının yaşadığı, gezdiği, eğlendiği, alışveriş yaptığı inanılmaz derecede kozmopolit bir yerdi. Cumhuriyetin ilanı'ndan sonra geçen zaman içinde, belli bir Türkleştirme politikası izlenmekle birlikte, Beyoğlu ve onun ekseni olan İstiklal Caddesi değişik renklerini, tonlarını korudu. Ama kuşaktan kuşağa Levantenler azaldı, yabancılar ülkelerine döndüler. Gayrimüslimlere yönelik olarak II. Dünya Savaşı sırasındaki Varlık Vergisi ile 1955'teki 6-7 Eylül Olayları gibi politikalar İstanbul'dan göçlerle sonuçlandı; özellikle Rum nüfus düştü, İsrail devletinin kurulması ise Yahudilerin göç etmesine neden oldu. Gidenlerden boşalan yerlere aynı zanaatlar, beceriler, ilgi alanları ikame edilemedi. İstiklal Caddesi yeni bir kimlik kazanamadı, tersine eski kimliği dejenere oldu, kültürel dokusunun içi boşaldı.

Böylece Beyoğlu ve İstiklal Caddesi yavaş yavaş köhneleşmeye, fakirleşmeye, zevksizleşmeye terk edildi. Binalar bakımsız kaldı, yıkılıp yerlerine çirkin ve ucuz yapılar inşa edildi.

1950'lerde başlayan büyük kentlere olağanüstü göçlerden, en çok da İstanbul nasibini aldı. Anadolu'dan gelenlerden işçileşenler gecekondu semtlerini oluştururken, lümpenleşenler de İstiklal Caddesi'nin yan sokaklarını mesken tuttular. Sayısız kahvehane, aşhane, batakhane erkek olsun, kadın olsun lümpenlerin barınağıydı ve hepsi de İstiklal Caddesi ekseni etrafında toplanmışlardı. Bunun sonucu 1960'lı, 1970'li ve 1980'li yıllarda İstiklal Caddesi çok kötüledi, alışveriş merkezi niteliğini Halâskârgazi Caddesi, Nişantaşı ve Etiler ile paylaşmak zorunda kaldı.

1990 yılında, kendisine açılan yan sokaklarla birlikte motorlu araç trafiğine kapatılarak tamamen yaya yolu haline getirildi. Yaklaşık 7 ay süren bu çalışmayla nostaljik tramvay da cadde boyunca işlemeye başladı. Bu gelişmeyle birlikte 1990'lı yılların başından itibaren İstiklal Caddesi'nde yeniden bir düzelme gözlenmeye başlandı, mimari değer taşıyan eski şık binalar onarıldı, ön cepheleri temizlendi, cadde o eski köhneliğinden sıyrılmaya yöneldi. Yan sokakların hiç değilse caddeye açılan kesimleri çoğunlukla trafiğe kapatıldı, zemin taşları yenilendi, kadınların da gidebilecekleri, oturup vakit geçirebilecekleri birçok yer açıldı.

12.

HALİÇ

Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir), İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça haliç sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.

Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı.[1] Bu kule Latin haçlılarınca 4. Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (Tower of Christ:İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.

Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Viking'ler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizans'lılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204 de 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453 de Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.

Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayri müslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. Sahil boylarınca parklar vardır. Güzelliği ve tarihinden dolayı turistlerin ilgisini çekmektedir.

Haliç Osmanlı döneminde yoğun Yahudi, Rum, Ermeni ve Gürcü nüfusun yaşadığı bir bölge idi. Osmanlı döneminin münevverlerinin takip ettiği Karyağdıbaba, Karaağaç ve Sütlüce, Giresunlu Tekkesi bu bölgede bulunmaktadır. Günümüzde Galata köprüsü; Galata ve Eminönü'yü Haliç üzerinden birleştirir. Haliç üzerinde diğer iki köprü de Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü'dür.

1980'li yıllara kadar; endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Haliç, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan "Haliç'i gözlerim gibi mavi yapacağım" vaadiyle döneminde temizlenmeye başlamış ve uzun yıllarca süren çalışmalar sonucu 2000'li yıllarda daha temiz bir hale getirildi. Haliç’in temizlenmesi amacıyla İstanbul Boğazı’ndan deniz suyunun Kağıthane Deresi’ne sürekli akışının sağlanarak dere suyunun yenilenmesi ve Haliç’e sürekli temiz suyun girmesini sağlamak için başlanılan proje 2012 yılında tamamlandı.

13.

MISIR ÇARŞISI

Çarşı kelimesinin kökeni Farsça ‘’Cahar’’ (dört) ve ‘’Su’’ (taraf, sokak) sözcüklerine dayanmakta olup, dört sokak manasına gelmektedir. Dükkânların bulunduğu alışveriş yapmaya yarayan çarşı; bir kentte alışveriş yapmaya elverişli işlek bir yerde veya kentin merkezinde, iki tarafı dükkânlarla çevrilmiş, üstü örtülü veya açık olan sokaklar ve meydanlar bütünüdür. Büyük şehirlerin muhtelif mahallelerinde yer alan çarşıların geçici olanlarına Pazar denilmektedir. Satılan eşyanın cinsine göre dükkânların bir arada bulunması, kavaflar çarşısı, kuyumcular çarşısı gibi isimlerin doğmasına neden olmuştur. Uzun bir ana cadde ve buna açılan sokaklardan oluşan çarşılar, kentin gün boyu en hareketli kentsel alanını oluşturmaktadır.

Doğu ile Batı, Akdeniz ve Karadeniz arasında stratejik bir noktada bulunan İstanbul,gerek Bizans, gerek Osmanlı döneminde en canlı ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Bir yandan Balkanlar ve Avrupa’ya diğer yandan Kuzey Akdeniz ve Arabistan Yarımadasına uzanan bir liman kenti konumundaki İstanbul, transit ticaret yolu üzerindeydi. Doğudan ve Arabistan’dan gelen ipek kumaşlar, baharatlar, değerli taşlar, dokumalar ve halılar gibi ticaret ürünleri Avrupa’ya götürülmek üzere İstanbul’da toplanır.

Buun yanında İtalya şehir devletlerinden ve Avrupa’dan çeşitli ürünler İstanbul’a getirilirdi. İstanbul Limanı’nda bugünkü Unkapanı’ndan Sarayburnu’na kadar Haliç boyunca uzanan limanlarda tahıl, sebze-meyve, bakliyat, et, hayvan ürünleri, yağlar, balık, kahve, tuz, baharatlar ve odun, kömür gibi yakacak maddeleri bu limanlarda boşaltılırdı. Tüm Osmanlı İmparatorluğu’nun iaşesini sağlayan bu limanlardan mallar, limanların çevresinde yer alan çarşı, bedesten ve hanlara aktarılırdı.

Doğal limanları sayesinde birçok ülke ile deniz ticareti gerçekleştiren bu şehirde, gemilerle gelen ürünlerin satılmasına olanak sağlayan ticaret yerleri, denize çok uzak olmayacak şekilde belli bölgelerde toplanmıştır. Bizans döneminden beri İstanbul’da ticaret merkezlerinin yeri pek fazla değişmemiştir.

O dönemde çarşı merkezinin Ayasofya yakınlarında başlayıp şimdiki Divanyolu ve Çemberlitaş’ı takiben Beyazıt ve Şehzadebaşı’na oradan da Aksaray Koska’ya kadar uzandığı, bazı Bizans kaynakları sayesinde bilinmektedir.

Hatta bu kaynaklar çarşının bir kısmının şimdiki Kapalı Çarşı’nın bulunduğu yeri ve Sirkeci’nin bir bölümünü de içine aldığını söylemektedir. Osmanlı kaynaklarında ise Türklerin Kapalıçarşı merkezinden, Sirkeci, Eminönü ve Tahtakale’ye doğru ticaret ağını genişlettiği ve bu konuda gelişme kaydettiğini görmekteyiz.

Osmanlı kent dokusu dini yapılar, ticari yapılar ve konut yapıları olarak bölümlere ayrılmaktaydı. Merkezde dini ve ekonomi etkinliklerin toplandığı kent düzeninin etrafında, donatı yapıları olarak konutlar yer almaktaydı.

Osmanlı’nın kamusal alanda ortaya koyduğu yapılaşma düzeninde sosyal hayatın merkezini teşkil eden dini ve ekonomik faaliyetlerin birlikte yürütülebileceği imar düzeni, külliye yapılarının doğmasına sebep olmuştur. Külliye gruplarında cami, medrese gibi dinsel yapılar, zaviye, hastane gibi sosyal yapılar, arasta, bedesten, çarşı gibi ticari yapılar bir arada düşünülmüş ve oluşturulmuştur.

Büyük çaplı ekonomik güce ihtiyaç duyulan külliye yapıları daha çok padişah, sultan, sadrazam gibi nüfuzlu kişiler tarafından yaptırılmıştır.

Osmanlı çarşı düzeni tüm halkın bir arada bulunduğu kamusal bir alandı. Bu ticaret alanları konut bölgesinin dışında, dükkân ve atölyelerin sıralandığı bir ya da daha fazla sokaktan oluşmaktaydı. Bu dükkânlar üzeri açık olan sokak düzenin de yer aldığı gibi üzeri kapalı olarak çarşı düzeni içerisinde de yer alabilmekteydi. Osmanlı vakıf düzenin de önemli bir yeri teşkil eden dükkânların birkaç yüz akçeyi geçmeyen yıllık kiraları belirtilmiş olan vakfa ödenmektedir. Bu dükkânlar her zaman cami veya medrese ile birlikte yapılmıyor,önceden yapılmış olan veya daha sonra yapılanlar da vakfa bağışlanabiliyordu.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, kısa zaman içerisinde inşa faaliyetlerini başlatmış, Türk şehrinin odak noktasını belirleyen ilk bedesteni 1457 yılında inşa ettirdiği düşünülmektedir. Bu bağlamda İstanbul’un ilk bedesteni ile Fatih, Osmanlı kenti İstanbul’un yüzyıllarca önemini koruyacak olan ticaret merkezinin yerini belirlemiş oluyordu. Bu ilk bedestenden sonra, Sandal Bedesteni ve çevresinde inşa edilen diğer hanlarla bölgenin ticaret merkezi olma özelliğini vurgulamıştır.

İstanbul ahşap dokusu ile defalarca yangına maruz kalmış, birçok ev, dükkân, çarşı ve ibadethane bu yangınlarla yok olmuştur. 18. Yüzyılda üst üste çıkan yangınlar dükkânları yok ederken, devletin ekonomisine de büyük zarar vermiştir. 1695 ve 1701 tarihlerinde Fatih’in kurduğu eski bedesten ve çevresindeki ahşap dükkânlar ile zamanla bölgenin ticaret merkezi olmasıyla ortaya çıkan bedestenler ve hanlar yanmıştır. Ticaret merkezlerinin İstanbul’daki birçok yapı gibi ahşaptan olması, bu mekânların küçük bir kıvılcımla yok olmasına sebep oluyordu. Lakin beş yıl arayla ortaya çıkan iki büyük yangın ile kentin ticaret alanı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Bu tür yangınlarda ortaya çıkan zararı en aza indirmek için Eminönü bölgesinde yıllarca varlığı aktif bir şekilde korumuş olan, ancak yangınlarda yok olma tehlikesiyle karşılaşan bedestenler bölgesi yeniden inşa edilmiştir. Bu bağlamda dükkânlar kâgir olarak inşa edilecektir ve üstü yine kagirden tonozlarla örtülecektir. Bu bölgede olan dükkânların sıra sıra ve küçük olmasından dolayı hepsi aynı çatı altında Kapalıçarşı adı ile birleşmiştir. Bu çarşıya çok yakın bir konumda inşa edilen Mısır Çarşısı ile birlikte bu iki çarşı,bölgenin ve kentin başlıca ticaret merkezi olmuştur.

Mısır Çarşısı’nın bulunduğu Eminönü sahil kısmı, Bizans devrinden itibaren yoğun bir Pazar alanı olma özelliği göstermektedir. Ticarette denizin önemli bir yer tuttuğu o dönemler için İstanbul’un tarihi yarımadasındaki sur içinin merkezi noktalarından biri olan bu bölgede işlek ticaret faaliyeti şaşırtıcı değildir. Ptokhoprodromos’un bir yazısında dile getirdiği gibi Bizans devrinde de yaklaşık olarak Mısır Çarşısı ile aynı yerde Makron Envalos adında bir baharatçılar çarşısı bulunmaktadır.

Mısır Çarşısı, Yeni Camii Külliyesinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Padişah lll. Murad’ın eşi, Safiye Sultan’ın emriyle 1597 tarihinde temeli atılan Yeni Camii’nin inşası, 1663 tarihinde bitmiştir. Bu yapı Osmanlı tarihinde en uzun süren cami inşası olan Yeni Camii külliyesi içerisinde yer almaktadır. Safiye Sultan, yaptıracağı külliye için kentin anıtsal bir yerini isterken, 17. Yüzyılda İstanbul’un, tüm prestijli bölümleri önemli yapılarla kaplanmıştı. Yapılan çalışmalar sonucunda Eminönü sahil kısmı külliye için tercih edilmiştir. Düşük kotta ve denize çok yakın sahadaki bu inşa alanı, büyük bir külliyenin yapılmasına uygun olmadığı halde, caminin ilk mimarı Davut Ağa’nın başarısı sonucu günümüze kadar gelebilmiştir. Yüksekçe bir su basman üzerine oturtulan caminin ilk sıra pencereleri ortalarına gelindiğinde lll. Mehmed ölmüş bu bağlamda külliyenin banisi olan padişahın annesi Safiye Sultan gözden düşmüştür. Tahttaki bu değişimlerle camiinin inşası durmuştur. Sultan IV. Mehmed dönemine kadar Yeni Camii inşasında bir ilerleme kaydedilmemiştir. Padişahın annesi Hatice Turhan Sultan bir külliye kurmak istediğinde İstanbul kentinde uygun bir yer aranmaya başlanmıştır. Ancak sur içinin son anıtsal yerlerinden biri olan Eminönü kıyısı da Safiye Sultan’ın yarım kalmış inşası olan Yeni Cami tarafından kapatılmıştı. Hatice Turhan Sultan İstanbul’a hakim bir konumda kurmak istediği külliyesi için uygun bir yer bulamayınca Yeni Camii Külliyesini devam ettirmeye karar vermiştir.Bu bağlamda 1661 tarihinde caminin inşasına tekrar başlanmıştır.Caminin ilk tasarımı baş mimar Davut Ağa tarafından yapılmış, inşaata başlamasından bir sene sonra Davut Ağa’nın ölmesiyle Ahmet Ağa getirilmiştir. Ancak padişahın ölümüyle inşaat durmuş ve 63 yıl sonra tekrar başlanan cami inşaatına mimar Mustafa Ağa görevlendirilmiştir.

1661 Tarihinde tekrar başlanan Yeni Camii inşaatının külliye düzeninde bazı değişiklikler yapılmıştır. Safiye Sultan’ın külliyesi medrese de içermekteydi. Ancak Hatice Turhan Sultan külliyedeki medrese bölümünden vazgeçmiştir. Yeni Camii külliyesi caminin yanı sıra Hünkâr Kasrı, Darülkura, Türbe, Arasta, Sıbyan Mektebi, Çeşme ve Sebilden oluşmaktadır. Külliyenin camiden sonraki en önemli bölümünü ‘’L’’ planlı arastası oluşturmaktadır. Arasta ve özellikle grup halindeki dükkânlar çoğunlukla bir hayrata gelir sağlamak amacıyla meydana getirilmekteydi. İstanbul kentinde, Eminönü sahil kısmının ticaret bölgesi olması göz önüne alındığında medresenin külliye planından çıkartılıp, yerine arastanın eklenmesi son derece doğru bir tercih olmuştur. Yapılışından kısa süre sonra Mısır Çarşısı olarak anılan Yeni Camii’nin arastası, 1663 – 1664 tarihinde bir törenle açılmıştır. Mısır Çarşısı 17. Yüzyıl vakanüvisleri tarafından ‘’Yeni Çarşı’’ ve ‘’Valide Çarşısı’’ adları ile anılmıştır. Ancak buradaki dükkânlar da satılan malların çoğunlukla Mısır’dan gelen mal ve baharatlar olması nedeniyle 18. Yüzyılın ortalarından itibaren ‘’Mısır Çarşısı’’ ismi ile anılmaya başlandığı görülmektedir. Mısır Çarşısı ismi yapının diğer adlarına kıyasla daha fazla kullanılmış olup, yabancı gezginler de seyahatnamelerinde yapıdan ‘’Mısır Çarşısı’’ olarak bahsetmişlerdir. 1874 tarihli Edmondo de Amicis’in İstanbul seyahatnamesinde Mısır Çarşısı şu şekilde anlatılmaktadır. ‘’İçeriye girer girmez, insanın burnuna öyle keskin bir nebat kokusu çarpar ki, neredeyse gerisin geri dönülür. Burası, Hindistan, Suriye, Mısır ve Arabistan’dan gelen her türlü baharatın dolanarak, odalıkların ellerini yüzlerini boyayan, evlere, hamamlara, ağızlara, sakallara ve yemeklere güzel kokular veren, asabi paşalara kuvvet kazandıran, muhteşem şehre hayal, sarhoşluk ve keyif dağıtan esans, hap, toz, merhem haline döndüğü Mısır Çarşısı’dır. Çarşıda biraz yürüyünce insan sersemlemeye başlar ve hemen uzaklaşır oradan; fakat bu sıcak ve ağır havayla, sarhoş edici kokuların tesiri, açık havaya çıkınca bile, bir müddet devam eder ve zihninizde Şark’ın en mahrem ve en manalı izlerinden biri olarak dipdiri kalır. 

Mısır Çarşısı ilk yapıldığında aktar ve pamukçu esnafına tahsis edilmişti. Bu bağlamda çarşıda bulunan 6 adet kapı aktarlar ve pamukçular arasında paylaşılmıştı. Balık pazarı, Hasırcılar ve Ketenciler Kapısı aktarlara, Yeni Cami, Haseki ve Çiçek Pazarı kapıları da pamukçulara tahsis edilmiştir.Bu dönemde çarşıda yer alan yaklaşık 100 dükkândan 49 tanesini aktarlar kullanırken, geri kalanını pamukçular ve yorgancılar kullanmaktaydı. Mısır Çarşısı’nda bulunan kapıların ismi zamanla değişmiştir. Eminönü Kapısı/ Yeni Cami Kapısı, Balık Pazarı Kapısı/ Tahmis Kapısı/ Hasırcılar Kapısı, Ketenciler Kapısı/ Tahtakale Kapısı, Çiçek Pazarı Kapısı, Yeni Cami Kapısı/ Yeni Çiçek Pazarı Kapısı, Bahçe Kapısı isimleri zaman içinde kapıların aldığı adlardır. Mısır Çarşısı’nın iki ucundaki ana giriş kapıları mimari bakımdan etki kazandırılmak için yükseltilmiştir. Bu kısımların üst katları döneminde Ticaret Mahkemesi olarak kullanılmaktaydı. Bu iki kısmın birinde esnaf ile esnafın, diğerinde halk ile esnafın arasındaki sorunlara bakan kadıların görev yapmakta olduğu bilinmektedir.

Mısır Çarşısı’nın uzun kolunda karşılıklı 23’erden 46, kısa kolunda ise 18’erden 56 eyvan ve hücre, ayrıca iki kolun birleşme bölümünde 6 eyvan ve hücre vardır. Böylece içteki eyvan ve hücre sayısı 88’i bulmaktadır. Çarşı’nın Tahmis sokağına bakan bölümünde de dışta 18 dükkân bulunur. İç ve dıştaki dükkânlar tonoz örtülüdür. Mısır Çarşısı’ndaki dükkânlar ilk inşa edildiğinde günümüzdeki gibi olmayıp, iki bölümden oluşmaktaydı. Dükkânların ön bölümünde ahşap peyke halinde, satış yapmaya ve drog kaplarını sıralamaya yarayan bir kısım, arka bölümde ise depo ve imalathane olarak kullanılan bir oda yer almaktaydı. Onarım sırasında eyvanları arkadaki odalara bağlayan kapıların bulunduğu duvarlar açılarak günümüzdeki dükkânlar oluşturulmuştur. Geceleri ahşap kepenkler ile kapatılan bu dükkânların önlerinde ahşap süslemeler bulunur, droglar ve ilaçlar cam kavanoz, toprak çömlek, tahta veya teneke kutularda muhafaza edilirdi. Bazı dükkânların saçaklarında, dükkânın kolaylıkla tanınmasını sağlayan, bir sembol (yangın kulesi, küçük bir kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi) bulunmaktaydı. Bu sem boller sayesinde halk istediği aktar dükkânını kolaylıkla bulurdu. Dükkânların kapılarının üzerinde bulunan bu işaretler bir gemi modeli, devekuşu yumurtası, püskül ya da fener işaretleri olabilmekteydi. Bu tür işaretlerin konulmasının amacı bir kişi Mısır Çarşısı’ndan bir mal alır ve onu beğenmezse nereden aldın   diyenlere, ‘’Mısır Çarşısı’ndan fenerli veya yumurtalı dükkândan’’ diyebilmek içindi. Bu bağlamda Mısır Çarşısı dükkânlarında bulunan bu işaretler yardımıyla dükkânlar tanınırlardı. Bu işaretler her şeyden önce tüketicinin haklarının korunmasında önemli yer oynamaktaydı.

Mısır Çarşısı tarihinde iki büyük yangın geçirmiştir. 8 Mart 1688 yılındaki yangın fazla büyük olmamakla beraber kayıtlara şu şekilde geçmiştir: ‘’Haliç kıyısında Balık Pazarı kapısı dışında bir meyhanede çıkan yangın surdan içeri atlamış, gittikçe büyüyerek Valide Çarşısı dışına yapışmıştı. Valide Çarşısı haricine ve Tahmisleri ortalayıp sağ tarafı Rüstem Paşa Camiine varıncaya kadar ön aralıkta Tahtani ve Kâgir Han ve dükkânlar ve mahzenleri yakarak…’’ Bu yangında çarşının duvarları dışındaki (Tahmis Sokağı) ahşap dükkânlar zarar görmüş, Çarşının içi ise fazla bir zarara uğramamıştır. Ancak Ocak 1691 gecesi çıkan yangında Mısır Çarşısı neredeyse tamamen yanmıştır. Çarşının içindeki dükkânlardan birinde başlayan yangın, kısa sürede tüm çarşıya sarmıştır. Tüm Çarşı’yı etkisi altına alan yangında sadece demir kapılı birkaç dükkân kurtulabilmiştir. Esnaf açısından büyük bir maddi kayıp olan bu yangın iki gün sürmüş ve Çarşı harap duruma gelmiştir.

Mısır Çarşısı 17. Yüzyılın sonuna tarihlendirilen Grelot Seyahatnamesindeki bir gravürde, Yeni cami ile birlikte bir dış avluyla çevrili olarak görülmektedir.Bu gravüre göre Yeni Camii ve Hünkâr Mahfili ile Mısır Çarşısı’nın deniz cephesi tamamen dış sur ile kapatılmış ve yapı grubunun denizle bağlantısı merdivenli bir kapı ile sağlanmıştır. Kaynakların belirttiğine göre bu sur, 19. Yüzyılın ikinci yarısında ticaret yapılarının bu bölgede çoğalmasına bağlı olarak kaldırılmıştır. Bugün tamamen ortadan kaldırılmış olan yapı grubunu içine alan sur duvarlarından sadece Yeni Camii Hünkâr Kasrının üzerine oturduğu kule kalmıştır.

19.Yüzyılın ortalarında Yeni Camii’nin avlusu ile Mısır Çarşısı arasındaki bölümde salaş dükkânlar yer almaktaydı. 1864 yılında bu dükkânlar ortadan kaldırılmışsa da daha sonraları tekrar faaliyete geçmişlerdir. 1941 tarihinde Yeni Camii’nin avlusundan yol geçirilmesiyle Mısır Çarşısı ve Yeni Camii birbirinden ayrılmış oldu. 1940 – 1943 yılları arasında Mısır Çarşısı, İstanbul Belediyesi’nce kapsamlı bir restorasyondan geçmiştir. Bu restorasyon ile yapının dükkân düzeni ve kullanım alanı bakımından özgünlüğünü kaybettiği düşünülmektedir. Yapının özgün halinde çarşıdaki her dükkânın mallarını sergilediği raflar ile satıcının oturduğu sedirin yer aldığı eyvan kısmı ve arkasında ahşap kapısı kapanan, önündeki alanın iki misli derinliğinde bir oda yer almaktaydı. Bu odalar genellikle depo olarak kullanılmaktaydı. Hücre girişleri karşılıklı olarak yerleştirilmiş simetrik bir düzen oluşturmaktaydılar. Yapılan son restorasyon da eyvanlar arkalarındaki odalara bağlanmıştır. Odalar ile ayvanları ayıran ahşap doğrama kaldırılmış, depo olarak kullanılan bu mekânlar dükkân haline getirilmiştir.

14.

KIZ KULESİ

Geçmişi 2500 yıl öncesine dayanan bu eşsiz yapı, İstanbul`un tarihine eş bir tarih yaşamış ve bu kentin yaşadıklarına görgü şahitliği yapmıştır. Antik çağda başlayan geçmişiyle, Eski Yunan`dan Bizans İmparatorluğu’na, Bizans`dan Osmanlıya, tüm tarihi dönemlerde var olarak günümüze kadar gelmiştir.

M.Ö. Kızkulesi

İstanbullu bir Rum olan araştırmacı Evripidis’in anlattığına göre önceleri Asya sahillerinin bir çıkıntısı olan kara parçası zamanla sahilden kopmuş ve Kızkulesi’nin üzerinde bulunduğu adacık oluşmuştur. Kızkulesi’nin üzerinde yer aldığı kayalıktan ilk kez M.Ö. 410’da söz edilir. Bu tarihte Atinalı komutan Alkibiades, Boğaz’a girip çıkan gemileri denetlemek ve vergi almak amacıyla bu küçük ada üzerine bir kule inşa ettirir. Sarayburnu'nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilir ve kule böylece Boğaz’ın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu halini alır. Bundan yıllar sonra yani M.Ö. 341’de Yunan Komutan Chares, kulenin bulunduğu adacığa eşi için, mermer sütunlar üzerine bir anıt mezar yaptırır.

Roma Dönemi

M.S. 1110’lara gelindiğinde ise bu küçük adacığın üzerindeki ilk belirgin yapı (kule), İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. 1143 – 1178 yılları arasında hükümdarlık süren İmparator Manuel, şehrin savunmasına yardım için iki tane kule yaptırmıştır. Bunlardan birini Mangana Manastırı yakınına (Topkapı Sarayı’nın sahili) diğerini ise Kızkulesi’nin bulunduğu yere inşa ettiren İmparator Manuel,hem düşman gemilerini Boğaz’a sokmamak, hem de ticaret gemilerinin gümrük vergisi vermeden geçişine engel olmak için, iki kule arasına zincir bağlatmıştır.

Bizans Dönemi

Daha önceleri zaman zaman harap olan ve yeniden onarılan Kızkulesi, İstanbul’un fethi sırasında Venedikliler tarafından üs olarak kullanılır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığı sırada Bizans’a yardım etmek için Venedik’ten Gabriel Treviziano komutasında gelen bir filo burada üslenmiştir.

Osmanlı Dönemi

Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet bu küçük kaleyi yıktırır ve yerine taştan, etrafı mazgallarla çevrili küçük bir kalecik yaptırır ve buraya toplar yerleştirir. Kaleye konulan bu toplar, liman içindeki gemiler için etkili bir silah olmuştur. Ancak kule, Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada top atışları ile birlikte nevbet (bir çeşit İstiklal Marşı) okumuşlardır.Bugün gördüğümüz kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. Osmanlı dönemi boyunca Kızkulesi’nin onarılarak ya da yer yer yeniden yapılarak yaşatıldığı bilinmektedir. 1510 yılında meydana gelen ve “küçük kıyamet” olarak anılan depremde İstanbul’daki pek çok yapı gibi Kızkulesi de büyük hasar görmüş, kulenin onarımı Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleştirilmiştir. Çevresinin sığ olması sebebiyle 17. asırdan sonra kuleye bir de fener konulmuştur. Bu tarihten itibaren kule, artık bir kale değil bir deniz feneri olarak hizmet vermeye başlamıştır. Kuledeki toplar da bu dönemde artık korunma için değil, merasimlerde selamlama için atılıyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra tahta geçmek için İstanbul’a gelen Şehzade Selim, Üsküdar’dan geçerken, Kızkulesi’nden atılan toplarla selamlanmıştır. Bundan sonra uzun süre tahta geçen her Padişah için bu selamlama yapılarak, Padişah’ın tahta geçişi top atışları ile halka duyurulmuştur. 1719 yılında fenerde yağ kandilinin rüzgâr etkisiyle etrafı tutuşturmasından dolayı çıkan yangın ile iç kısmı tamamen ahşap olan kule yanmış,1725 yılında şehrin Baş Mimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kapsamlı bir onarımdan geçirilmiştir. Bu onarım sonrası kule, kurşun kubbeli ve fener bölümü de kagir ve camlı olarak restore edilmiştir. Ardından 1731 yılında kulenin feneri ile top mazgalları ve diğer yerleri yeniden onarımdan geçmiştir.   Kızkulesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlar. Daha önce eğlenceler ve kutlamalar için yapılan top atışları, bu dönemde artık savunma amaçlı yapılır. Kule, 1830-1831'de ise, kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Daha sonra 1836- 1837'de görülen ve 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edilmiştir. Kızkulesi’nde tesis edilen bu hastanede uygulanan karantina ile salgının yayılması önlenmiştir. Kızkulesi’nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmud döneminde yapılmıştır. Kule’nin bugünkü şeklini veren 1832-33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım'ın yazısı ile Kızkulesi’nin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirilir. Osmanlı-barok mimari tarzında yapılan bu restorasyonda, kuleye dilimli kubbe ve kubbe üzerinden yükselen bayrak direği ilave edilir. 1857 yılında bir Fransız şirketi tarafından Kuleye yeni bir fener yaptırılır.

Cumhuriyet Dönemi

İkinci dünya savaşı döneminde Kızkulesi’nde yenileme çalışması yapılır. Kulenin çürüyen ahşap kısımları tamir edilir ve bazı bölümleri yıkılarak betonarmeye çevrilir. 1943 ’de yeniden büyük bir onarım geçiren kulenin çevresine büyük kayalar yerleştirilerek denize kayması önlenmiştir. Bu arada kulenin oturduğu kayanın etrafındaki rıhtımdaki ambar ve gaz depoları kaldırılmıştır. Yapının dış duvarları korunarak içi betonarme olarak yenilenmiştir. Kızkulesi, 1959 yılında Askeriye'ye devredilmiş ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı, Boğazın deniz ve hava trafiğinin denetlenmesini sağlayan bir radar istasyonu olarak kullanılmıştır. “Deniz Kuvvetleri Tesisi Mayın Gözetleme ve Radar İstasyonu” olan binadaki sarnıç, 1965 ’de yapılan tadilatlar sırasında üzeri beton dökülerek kapatılmıştır. 1983 yılından sonra kule, Denizcilik İşletmeleri'ne bırakılmış ve 1992 yılına kadar ara istasyon olarak kullanılmıştır.

Günümüzde Kızkulesi

Antik Çağ'da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan Kule, bir ara da "Tour de Leandros"(Leandros'un kulesi) ismi ile ün yapmış, günümüzde ise Kızkulesi – Maiden’s Tower ismi ile bütünleşmiştir. 1995 yılında Kızkulesi’nin restorasyon süreci başlar. Binlerce yıllık gizemli bir tarihe sahip bu özel mekan,kendine özgü kimliğine ve geleneksel mimarisine bağlı kalarak tamamlanan restorasyon çalışması sonrasında 2000 yılında kapılarını ziyarete açar. Bugün gündüzleri cafe-restaurant, akşamları ise özel restaurant olarak yerli ve yabancı ziyaretçilerine hizmet veren Kızkulesi, düğün, toplantı, lansman, iş yemeği gibi pek çok özel davet ve organizasyona da ev sahipliği yapmaktadır.

15.

KARİYE CAMİ

Edirnekapı’nın Haliç’e bakan yamacında bulunan mâbed, Bizans döneminin önemli manastırlarından Khora’nın Îsâ’ya adanmış kilisesidir. Tarihçesi ve ilk yapısı hakkında birçok bilgi olmakla beraber bunlardan büyük bir kısmı tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır. Khora kelime olarak bir yerleşim yerinin dışını, taşrayı ifade etmektedir. Türkçe’de “köy” anlamındaki karyeden gelen kariye de bir bakıma bunun tercümesidir. IV. yüzyıl başlarında Konstantinos tarafından yaptırılan surların dışında kaldığından manastıra bu adın verildiği ileri sürülürse de bu görüş pek inandırıcı değildir. Fakat kilisenin içinde Îsâ ve Meryem’i tasvir eden mozaiklerde her ikisinin de adları ile birlikte Khora kelimesinin yazılmış olması bunun mistik bir anlamı olduğunu gösterir.Bazı eski filozofların Tanrı’nın sınırsızlığını ifade eden tarifleri Geç Bizans devrinde Îsâ ile Meryem’e de yakıştırılmıştır. Böylece Khora sıfatı her türlü çerçeveyi aşan bir âlemi belirtmektedir.

Öteden beri Khora Manastırı ve Kilisesi’ni İmparator Iustinianos’un VI. yüzyıl içinde kurduğu ileri sürülürse de IX. yüzyıla doğru yazıldığı bilinen bir kaynakta anlatılan bu kuruluş efsanesi gerçeğe uymaz. Manastır ilk defa, 742 yıllarında isyan edip kendisini imparator ilân eden bir valinin çocukları ile birlikte buraya kapatılması dolayısıyla zikredilir.Bundan sonra XI. yüzyıl sonlarında imparator olan I. Aleksios Komnenos’un kayınvâlidesi Maria Dukaina tarafından, o tarihlerde harabeye dönmüş olan yapıların restorasyonu ile kilisenin eskisine nazaran daha değişik bir mimaride yeniden inşası dolayısıyla ikinci defa anılır. Bugünkü binanın esasını teşkil ettiği sanılan bu kilise “Soteros” yani kurtarıcı Îsâ’ya adanmıştı. Fakat ardından yine tamir gerektiren binayı Aleksios’un küçük oğlu Isaakios Komnenos ihya ederek iç holünde kendisi için bir mezar yeri hazırlatmış ve buranın duvarında mozaik Îsâ tasvirinin bir köşesinde kendi portresini yaptırmıştır. Buna göre kilisenin bu orta kısmının XII. yüzyıla ait olduğu söylenebilir. IV. Haçlı Seferi sırasında (1204-1261) tekrar harap olan mâbedin Bizans İmparatorluğu ihya edildiğinde saray ileri gelenlerinden Theodoros Metokhites tarafından çok büyük ölçüde tamir ettirilip genişletilerek 1321’de tamamlandığı bilinmektedir. Bu sırada binanın güney tarafına bir ek şapelle batı cephesi önüne bir dış hol eklendiği gibi içi mozaikler ve fresko resimlerle bezenmiş, ayrıca Metokhites’in mozaik portresi iç kapının üstündeki Îsâ tasvirinin ayakları dibine yerleştirilmiştir. Theodoros’un manastıra komşu bir sarayı olduğu gibi bu dinî tesisin içinde de dostlarıyla ilmî konuşmalar yaptığı bir dairesi vardı. Palailogos sülâlesinden ve ileri gelenlerden birçok kişinin gömüldüğü manastır İstanbul’un fethine kadar kullanılmıştır. Kuşatma sırasında şehrin koruyucusu olduğu kabul edilen ve öteden beri Sarayburnu’nda bir manastırda muhafaza edilen Meryem ikonası surlara yakın olduğu için buraya getirilmiştir.

Fetihte ilk ele geçirilen yapılardan olan Khora Manastırı bir süre boş kalmış, şehrin içindeki bazı kilise ve harabeler bilhassa II. Bayezid döneminde camiye dönüştürüldüğünde Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Nitekim 953 (1546) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde “Kenîse (kilise) Camii” adıyla zikredilen mâbedin paşanın Çemberlitaş’taki evkafına bağlı olduğu kayıtlıdır. Türk döneminde Kahriye Camii olarak da adlandırılmıştır. İstanbul’daki sahâbe mezarlarından Ebû Saîd el-Hudrî’nin makam-kabrinin de burada olduğu kabul edilmektedir. Mimar Sinan’ın eserlerinin adlarını bildiren listelerden Tezkiretü’l-bünyân ve Tezkiretü’l-ebniye’den Mimar Sinan’ın Kariye Camii’ne yakın bir medrese inşa etmiş olduğu öğrenilmektedir. İstanbul medreseleri hakkında 20 Ağustos 1330’da (2 Eylül 1914) yazılan bir raporda, dört odalı ahşap bir yapı olan Kariye Medresesi’nin son derece harap bir durumda olduğu belirtilmektedir. Anlaşıldığına göre bu yıllarda medrese küçültülmüş ve daha sonra tamamen ortadan kaldırılmıştır. İstanbul’da tarihî binalara büyük zarar veren şiddetli depremlerden bahseden ve 1059 (1648) yılına ait olduğu kabul edilen bir belgeye göre (TSMA, nr. D. 9567) Kariye Camii XVII. yüzyıl ortasında oldukça hasar görmüştür. Öncekinden daha şiddetli olan ve camide önemli izler bırakan 1180 (1766) yılı depreminin hemen arkasından cami Mimar İsmâil Halîfe tarafından onarılmıştır.

Fetihten sonra Kariye Camii’ni gören yabancı seyyahların başında Fransız Albili Pierre Gilles bulunmaktadır. 1544-1550 yılları arasında Osmanlı topraklarında yaşayan, İstanbul ve çevresiyle ilgili incelemeler yapan Gilles, Konstantinos Sarayı (Tekfur Sarayı) ile Edirnekapı arasında bir yerde gördüğü kiliseden adını vermeksizin bahseder. Yine XVI. yüzyıl içinde Avusturya elçiliği papazı Stephan Gerlach da burayı ziyaret ederek caminin yanında bir medrese ile içinde ip bükenlerin çalıştığı kuru bir sarnıç bulunduğunu kaydetmiştir. Gilles gibi o da üç tarafında revaklar olan binanın içinin mozaik ve freskolarla süslenmiş olduğunu bildirir. Bu seyyahın bahsettiği kuru sarnıç, Karagümrük açıksu haznesinin (Vefa Stadyumu) arka tarafında Kasım Ağa Mescidi’nin yanında XIX. yüzyıl sonlarına kadar içinde ip bükenlerin çalıştığı yapı değilse Kariye Camii yakınında aynı iş için kullanılan ve bugün hiçbir izi kalmayan başka bir sarnıcın olması gerekir. Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda Kariye Camii’nden onun “evvelce bir sanatlı kilise” olduğu şeklindeki tek cümle ile bahsederek herhalde içindeki zengin mozaik süslemelere işaret etmiştir. İstanbul’u dolaşan bazı yabancıların, seyahatnâmelerinde caminin içinde mozaikle işlenmiş resimler gördüklerini yazmalarından buradaki duvar resimlerinin bir kısmının üstlerinin açık olduğu anlaşılır. Nitekim tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall, 1822’de basılan İstanbul’a dair kitabında bunların varlığından bahseder. İstanbul patriklerinden Konstantinos da Rumca’sı 1824’te, Fransızca’sı 1846’da basılan İstanbul hakkındaki kitabında yapıdaki mozaik süslemelerin varlığına işaret etmiştir. Fransız mimar ve seyyahı Charles Texier 1835’e doğru caminin ilk defa planını çizmek üzere ölçülerini almış, fakat bu kroki ve notları yayımlamamıştır. Aynı yıllara doğru A. Lenoir, Kariye’nin batı cephesinin bir rölövesini çizmiş ve 1840’ta bir kitapta neşretmiştir. Bunun en ilgi çekici tarafı, bu cephedeki kemerlerin üstlerinin dalgalı bir mahya hattına sahip olmasıdır. XIX. yüzyılın ikinci yarısı başlarında çekilen bir fotoğrafta da bu durum açık şekilde görülür.

Kariye Camii, 1875’te İstanbullu Rumlar’dan P. Kuppas tarafından yürütüldüğü söylenen bir onarım geçirmiştir. Nitekim Fransız mimarlık tarihçisi A. Choisy, 28 Eylül 1875’te ziyaret ettiği Kariye Camii’nin o sırada tamir edildiğini yazar. Bu onarımda batı cephesinin dışındaki kemerlerin üstleri düz bir mahya hattıyla kesilmiştir. Onarımdan önce çekilmiş bir fotoğrafla D. Galanakis adında bir ressamın çizdiği resim litografya olarak A. G. Paspatis’in 1877’de yayımlanan eserinde Khora Kilisesi’nin Bizans dönemindeki tarihçesiyle beraber basılmıştır. Aynı yıllarda Avusturyalı mimar D. Pulgher, İstanbul’daki Bizans kiliselerinin rölövelerinin yer aldığı büyük bir albüm halindeki kitabında Kariye Camii’nin pek gerçeğe uymayan planı ve cephe etütleriyle birlikte içindeki mozaik ve freskoların bir kısmının kopyalarını da neşretmiştir. Ayrıca 1886’da duvar resimlerinin bir de katalogu bastırılmıştır. İstanbul’da büyük zararlar veren 1894 depreminde Kariye Camii’nin bazı kısımları yine harap olmuş, hatta minaresi de yıkılmıştır. Ancak az sonra yeniden tamir edilen mâbedi, II. Abdülhamid döneminde İstanbul’a gelen Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm ziyaret etmiştir. Alman mimar A. Rüdell, binanın rölövelerini büyük boyda bir kitap halinde 1908’de yayımlamış, Alexander van Millingen de büyük eserinde görülebilen duvar resimlerinin açıklamalı bir listesine yer vermiştir. Ayrıca İstanbul’daki Rus Arkeoloji Enstitüsü üyelerinden F. I. Schmit, Kariye Camii ve mozaikleri hakkında büyük bir eser neşretmiştir. İstanbul tarihi ve eski eserleri hakkında pek çok araştırması olan İhtifalci Mehmed Ziyâ 1910’da resimli bir kitapta bunları tanıtmıştır.

Ayasofya’da 1932’den beri mozaik araştırmaları yapan Thomas Whittemore başkanlığındaki Amerikan Bizans Enstitüsü 1948’de Kariye Camii’nde de çalışmalara girişti. O yıla kadar namaza açık olan cami vakıflardan alınarak müzeler dairesine bağlandı. Açıkta olan mozaikler temizlendiği gibi üstleri ince bir badana tabakasıyla örtülü olan güney tarafındaki ek kilisenin freskolarının meydana çıkarılmasına da başlandı. 1950’de Whittemore’un ölümü üzerine çalışmalar, merkezi Washington’da bulunan Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Enstitüsü tarafından Paul Underwood’un başkanlığında bütünüyle yabancılardan oluşan bir ekiple sürdürüldü. Ousterhout’un hazırladığı, Kariye Camii’nin genel mimarisine dair monografya 1987’de yayımlandı. Binanın içindeki duvar resimlerinin tamamı ise dört büyük cilt halinde ayrıca basıldı. Bundan sonra Kariye tekrar cami haline dönüştürülmemiştir. Bu tarihî eserin 450 yıldan beri cami olarak kullanıldığı düşünülmeksizin içindeki bütün teberrükât eşyası kaldırılmış, ahşap minber Zeyrek Kilise Camii’ne taşınıp buranın orta bölümüne konulmuştur. Bizans Enstitüsü, binayı restore ettikten ve mimari bakımdan etraflı bir incelemesini yaptıktan sonra Kariye Camii Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açılmıştır. Semavi Eyice tarafından Kariye Camii’ne dair bol resimli bir monografya 1997 yılında İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımlanmıştır.

Bugün mevcut yapıda mimari bakımdan çeşitli dönemlere işaret eden değişik duvar örgülerine rastlanmakla beraber binanın ana mekânı dört ağır pâyeye oturan dört kemerden meydana gelmiş, ortasında kubbe bulunan kiborion biçimindedir. XI. yüzyıla, yani Komnenoslar dönemine ait olduğu anlaşılan bu ana mekânın batı tarafındaki giriş holü de (nar-teks) Aleksios Komnenos’un oğlu Isaakios tarafından yenilenen kiliseye ait olmalıdır. Bu ana mekânın apsis kısmının iki yanındaki kubbeli ve apsisli küçük mekânların da bu döneme ait olması gerekir. XIV. yüzyıl başlarında bina Metokhites tarafından ihya edilirken ana mekânın sağ (güney) cephesine bitişik olarak yapılan ek ince uzun tek nefli bir şapel karakterindedir. Aynı zamanda batı tarafına bir dış hol eklenmiştir. Binayı iki taraftan saran bu eklerin dış cepheleri kör kemerlerle hareketlendirilmiştir. Yapının güney-batı köşesindeki çıkıntının aslında çan kulesinin kaidesi olduğu ileri sürülür. Kilise camiye dönüştürüldükten sonra içinde merdiven olan bu çıkıntı minarenin kürsüsü olmuştur. Burada dikkati çeken bir özellik, minare gövdesine yakın kısımdaki kemerlerin Türk mimarisindeki kaş kemerler biçiminde oluşudur. Fakat bunların Bizans yapımı olduğu içlerinde tuğladan yapılmış, Metokhites’in adını veren monogramlardan anlaşılmaktadır. Gerek güneydeki ek şapelde gerekse batıdaki dış holde mevcut çok sayıdaki nişin son Bizans döneminin bazı ünlülerinin mezar yerleri olduğu tesbit edilmiştir. Bu ek şapelin altında üzeri beşik tonozlarla örtülü yüksek bir bodrum vardır. Bizans devrinde binanın doğu tarafında arazi meyilli olduğundan apsis çıkıntısı büyük bir kemerle desteklenmiştir. Yapının içinde ayrıca Bizans mermer işçiliğinin güzel bazı örnekleriyle de karşılaşılmaktadır. Kariye Camii’ne Türk devrinde önemli bir mimari ekleme yapılmamıştır ve bir harim avlusu olmadığı gibi bir şadırvanı da yoktur. Bugün görülen minare 1894 zelzelesinden sonra inşa edilmiş olup bir sanat değerine sahip değildir. Binanın bir vakitler cami olduğuna işaret eden tek unsur mihrap da geç bir döneme ait olup sanat değeri yoktur.

16.

15 TEMMUZ ŞEHİTLER KÖPRÜSÜ

İstanbul Boğazı'nın iki kıyısını bir köprü ile birleştirmek, antik çağdan beri üstünde durulan bir düşünce olageldi. Biraz da efsane ile karışan bilgilere göre, böyle bir köprüyü ilk gerçekleştiren, İÖ 522-486 arasında hüküm süren Pers Kralı I. Darius olmuştu. Darius, İskitlere karşı yaptığı seferde, askerlerini Asya'dan Avrupa'ya, mimar Mandrokles'in, gemileri ve salları yan yana dizip birbirine bağlayarak oluşturduğu köprüden geçirdi.

Bundan sonra Boğaz'ın üstüne bir köprü kurulması ancak 16. yüzyılda söz konusu oldu. Ünlü sanatçı ve mühendis Leonardo da Vinci 1503'te dönemin Osmanlı padişahı II. Bayezid'e bir mektupla başvurarak Haliç üzerinde bir köprü yapmayı, eğer istenirse bu köprüyü (Boğaz üzerinden) Anadolu'ya da uzatmayı önerdi.

1900'de Arnaudin adında bir Fransız, bir Boğaz köprüsü projesi hazırladı. Demiryolunun geçmesi için düşünülen ve biri Sarayburnu-Üsküdar, biri de Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere, iki ayrı yer önerilen bu köprü projesi onay görmedi.

Yine aynı yıl Bosphorus Railroad Company adlı bir şirket, Boğaz'da hisarlar arasında bir köprü yapmak için başvurdu. Başvuruyla birlikte sunulan projeye göre köprüyle geçilecek açıklık üç tane büyük kagir ayakla dörde bölünüyor, "çelik tellerle askıya alınmış havai bir demir örgü"den oluşan köprü bu ayaklara taşıtılıyordu. Ayakların her birinin üstüne, dört minareyle çevrili bir kubbeden oluşan bir süs elemanı oturtulmuştu ve sunuş yazısında bu elemanların Kuzeybatı Afrika mimarlığından esinlenerek biçimlendirildiği söyleniyordu. "Gayet heybetli bir manzara alacak olan" köprüye "Hamidiye" adı uygun görülmüştü, ama dönemin padişahı II. Abdülhamid bu projeyi kabul etmedi.

Bundan sonraki girişim Cumhuriyet döneminde, bir inşaat müteahhidi ve iş adamı olan Nuri Demirağ'dan geldi. 1931'de Bethlehem Steel Company adlı bir Amerikan firmasıyla anlaşan Demirağ, Ahırkapı-Salacak arasında kurulmak üzere San Francisco'daki Oakland Bay asma köprüsünün örnek alındığı bir köprü projesi hazırlatarak Atatürk'e sundu. Toplam uzunluğu 2.560 m olan bu köprünün 960 m'si kara, 1.600 m'si deniz üzerinden geçecekti. Bu ikinci bölüm, denizde 16 ayağa oturacak, en ortada 701 m uzunluğunda bir asma köprü yer alacaktı. Genişliği 20,73 m denizden yüksekliği 53,34 m olacaktı. Köprüden demiryolundan başka tramvay ve otobüs yollarının geçmesi de öngörülmüştü. Demirağ'ın, kabul ettirmek için 1950'ye kadar uğraştığı bu proje de gerçekleşmedi.

Boğaz köprüsüyle Almanlar da ilgilendi. Krupp firması, 1946-1954 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışan Alman mimar Prof. Paul Bonatz'a 1951'de böyle bir köprüyle ilgili bir inceleme ve araştırma yapmasını önerdi. Bonatz'ın yardımcıları tarafından en uygun yer olarak Ortaköy-Beylerbeyi arası saptandı ve Krupp buna göre bir projesi önerisi hazırladı. Ama bu girişim de bir sonuca ulaşamadı.

1953'te Demokrat Parti hükümetinin isteğiyle Boğaz köprüsü konusunun incelenmesi için İstanbul Belediyesi'nin, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün ve İTÜ'nün ilgililerinden oluşan bir komite kuruldu. Bu komite konunun, önemi dolayısıyla iyi incelenmesi gerektiği sonucuna vararak incelemenin uzman bir firmaya yaptırılmasını kararlaştırdı. Karayolları Genel Müdürlüğü inceleme işini 1955'te De Leuw, Cather and Company adlı ABD firmasına verdi. Firmanın saptadığı yer olan Ortaköy-Beylerbeyi arasında bir asma köprü projesinin hazırlanması ve kontrol hizmetleri işi için 1958'de uluslararası bir ilanla teklif istendi. Başvurular arasından seçilen Steinman, Boynton, Granquist and London firmasına bir proje hazırlatıldı. Ama ardından ortaya çıkan mali ve yönetsel güçlükler, bu projenin uygulanmasını engelledi.

Aynı yıl Almanlar da Boğaz köprüsü için bir atak yaptılar. Dyckerhof und Widmann firması, köprü konusunda deneyimli bir mimar olan Gerd Lohmer'e hazırlattığı bir proje önerisiyle hükümete başvurdu. Bu öneriye göre köprünün tabliyesi sadece 60 cm kalınlığında bir banttan oluşuyor, bu bant öngerilimli betondan yapılıyordu. Yani köprü asma değil, germe bir köprü oluyordu. Tabliyesi, denizin içinde yer alan iki ayağa oturuyordu. Karadan 300'er m açıktaki ayakların arası 600 m idi. Her ayak iki yana doğru yelpaze gibi açılan, 150 m uzunluğunda ikişer konsol oluşturuyordu. Ayaklar da köprü gibi sadece 60 m yüksekliğindeydi; bu nedenle, aynı açıklığı geçen bir asma köprünün yaklaşık üç kez daha yüksek olması gerekecek kuleleri gibi, Boğaziçi'nin siluetini bozmayacakları ileri sürülüyordu. Konuyu incelemek için şehir planlama, mimarlık ve estetik uzmanlarından oluşturulan bir kurul, yine de Boğaziçi'ne bir asma köprünün daha çok yakışacağına karar verince, öneri geri çevrildi.

17.

GALATA KÖPRÜSÜ

Galata Köprüsü, İstanbul'da Haliç üzerine yapılan, Eminönü ve Karaköy'ü birleştiren bir köprüdür.

Haliç'i birleştiren ve "Galata Köprüsü" olarak bilinen ilk köprü, 1845 yılında inşa edilmişti.

İkinci köprü

Bu köprü Sultan Abdülaziz'in (1861-1876) emri üzerine, III. Napolyon'un İstanbul ziyaretinden hemen önce Ethem Pertev Paşa tarafından inşa edildi ve 1863 'de yerine yerleştirildi.

Üçüncü köprü

1872'de İngiliz firması G. Wells'e verilen köprü 1875 'de tamamlandı.

Dördüncü köprü

Alman firması MAN AG tarafından 1912'de 350,000 altın lirasına inşa edildi.

Beşinci Galata Köprüsü

1994 yılı Aralık ayında yapımı tamamlanarak kullanıma açılmıştır.490 m uzunluğunda ve 80 m kısmı açılabilen bir baskül köprüdür.Dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.

18.

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ

Osmanlı Devleti’nden miras kalmış olan bu müze binalarının önemi ilk müzecilik çalışmalarını bünyesinde toplamasından gelmektedir. Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren tarihi eserlerin toplandığını görmekteyiz. O dönemde sistemli bir şekilde yürütülmeyen bu kurum, 1869 yılında Müze-i Hümayun yani İmparatorluk Müzesi kurulduktan sonra düzenli bir şekilde yürütülmeye başlanmıştır. Bu müze İstanbul Arkeoloji müzesinin temellerini oluşturmaktır. İlk görülen eserler Aya İrini kilisesinden toplanmış olan tarihi parçalardır. Müze bir dönem kaldırılmıştır lakin 1872 yılında yeniden hayata kazandırılması hedeflenmiştir. Yalnız yetersiz olabileceği düşüncesi ise yeni bir mekan düşünülmüş ve Fatih Sultan Mehmet Döneminde yapılmış olan Çinili Köşk müzeye dönüştürülmüştür.1880 yılında restore edilerek halka açılan müze bugün de hala İstanbul Arkeoloji Müzesine bağlı kalarak varlığını sürdürmektedir. 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in müzeye müdür olarak atanması sonucunda Türk müzeciliğinin seyri değişmiştir. Aynı zamanda arkeoloji çalışmalarında bulunan Osman Hamdi Bey, buluntuları bu müzede toplayarak koleksiyonu genişletmiştir. İskender Lahti başta olmak üzere çok sayıda lahit müzenin en kıymetli parçalarındandır. Çinili Köşk mimari tarihi en erken olanıdır. Sonradan yapılan iki bina köşkün çevresine konumlandırılmıştır.Bu binalardan biri Osmanlı Devletinin ilk Güzel Sanatlar Akademisi olarak inşa ettiği ve sonradan Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmiştir. 1883 yılında ise bu müze Osman Hamdi Bey tarafından Sanay-i Nefise Mektebi olarak inşa ettirmiştir. Bu binanın ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Klasik binanın mimarı Alexander Vallaury’dir. 1917 yılında mektep olan bu bina müzeler müdürlüğüne tahsis edilmiştir. Halil Ethem Bey binanın yeniden Eski Şark Eserleri Müzesi olarak kullanılması için düzenlemelerde bulunmuştur. 2000 yılına gelinceye kadar pek çok bakım ve onarımlar geçiren müze, bu yıldan sonra bugün ki halini almıştır. Arkeoloji Müzesi ise dünyada müze binası olarak inşa edilmiş nadir yapılardan biri olma özelliğini taşımaktadır. Neo-Klasik mimarinin en güzel örneklerindendir.

Mimari Özellikleri

Arkeoloji binası cephelerindeki süslemeler ve anıtsal duruşu ile son derece dikkat çekmektedir. Ön cephesinde geniş merdivenlerden ulaşılan iki girişi dörden sütun ayırmaktadır. Girişin üzerindeki alınlık ile görselliği arttırılmıştır. Alınlık üzerinde kufi üslupla yazılmış bir Osmanlıca yazı dikkat çekmektedir. Bu yazı da ‘Eski Eserler Müzesi’ yazmaktadır. En tepede ise bir tuğraa yer almaktadır. Bu tuğra binayı inşa ettiren II.Abdülhamid’e aittir. Arkeoloji Müzesi binasına 1903 yılında kuzey, 1907 yılında güney kanadın eklemesi ile müze bugünki halini almıştır. 1969 yılında ise sergi salonlarına ihtiyaç duyulması sebebiyle müzenin güneydoğu köşesine bir ek bina yapılmıştır.

Müzenin Koleksiyonu

1891 yılında açıldıktan sonra hızlı bir şekilde koleksiyonunu genişletmiştir. Bugün müzenin giriş katındaki sağ tarafta bulunan salonda Arkaik dönemden Roma dönemine Antik Çağ heykelleri bulunmaktadır. Sol taraftaki salonda ise Sidon Kralı Nekropolü’nden gelen İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tabnit Lahdi gibi dünyaca ünlü lahitler bulunmaktadır.İki katlı olarak inşa edilmiş binanın üst katında ise Hazine Bölümü, Gayri İslami ve İslami Sikke Kabineleri ile kütüphane bulunmaktadır.Ek binada ise farklı çağlara ait buluntular ve tümülüs kazıları sonucu elde edilen eserlerin sergilendiği salondur. Tharakia-Bithynia ve Bizans bölümlerine sahiptir. 1. Kat ‘Çağlar Boyu İstanbul’ 2. Kat ‘Çağlar Boyu Anadolu ve Troia’ 3. Katta ise ‘Anadolu’nun Çevre Kültürleri: Suriye, Filistin ve Kıbrıs’ Eserleri kronolojik sıraya göre sergilenmektedir.

19.

RUMELİ HİSARI

Rumeli Hisarı, Boğaziçi'de bulunduğu semte ismini veren Sarıyer ilçesinde yer alan, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un fethinden önce Anadolu Hisarı'nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Hisar, boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek amacıyla yaptırılmıştır. Rumelihisarının adı Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice Hisar;Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir. Deniz güvenliğini sağlamak için en dar noktadadır. Rumelihisarı, karşı kıyıdaki daha erken tarihli bir Türk kalesinin karşısında, İstanbul’u kuşatma sırasında Karadeniz’den gelebilecek yardım ve takviyeleri önlemek amacı ile, şehir kuşatmasından önce inşa edilmiştir ve 1452’de 4 ay gibi inanılmaz kısa bir sürede tamamlanmıştır.

Dönemin genç Osmanlı Sultanı İstanbul’u almaya karar verdiğinde kuşatmadan önce bazı tedbirler almıştı. Boğazdan geçen gemiler kontrol altına alınmadıkça fetih güç bir mesele olarak kalacaktı. Bunun için Boğaz’ı kontrol altına alacak bir kale yaptırma fikri ortaya atıldı. 1451 yazı sonunda Karaman Seferinden dönen Sultan Mehmed Han Anadolu Hisarı bölgesinden karşıya geçerken, Boğaziçi’nin durumunu çok dikkatli incelemişti. O zamanki topların tesirli oldukları mesafelerin ve atılan güllelerin kifayetsizliği sebebiyle, daha önce yapılmış olan Anadolu Hisarı, Karadeniz’den gelen gemileri kontrol altına almaya yetmiyordu.Bu sebepten, İstanbul fethine hazırlanmak ve Boğaz’a hakim olmak düşüncesiyle planları bizzat SultanMehmed Han tarafından yapılan kalenin inşaatına Mart 1452’de başlandı.15 Nisan 1452 günü temel atılarak büyük hızla kalenin inşasına başlandı. İş bölümü, çalışma gayretinin bütünüyle ortaya döküldüğü kale yapımında beş ila altı bin işçi ve usta çalışmıştır.İnşaat gayretli çalışmaların sonunda Ağustos ayı içinde bitirildi.1509’daki İstanbul zelzelesinden büyük zarar gören hisar, çok kısa zamanda tamir edildi. 1746’da yangın geçiren hisar, Üçüncü Selim Han (1789-1807) zamanında son olarak tamir edildi. Fatih Sultan Mehmed Han'ın bizzat Boğazkesen adını verdiği Hisar’a, Yenihisar, Yenicehisar, Yenikale, Nikhisar (Güzelhisar), Başkesen adları da verildi. Fakat zamanla bulunduğu yerden dolayı Rumeli Hisarı adı diğerlerini unutturdu.

20.

BEYLERBEYİ SARAYI

Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı padişahlarının sayfiye mekânı ve yabancı devlet başkan ya da hükümdarlarının ağırlanacağı bir devlet konukevi olarak düşünülmüş ve devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) isteği üzerine inşa edilmiştir. Saray’ın inşasına 6 Ağustos 1863 tarihinde başlanmış ve 21 Nisan 1865 Cuma günü, yapılan bir törenle resmen kullanıma açılmıştır. Sarayın inşaat organizasyonunu Ebniye-i Şâhâne Serkalfası (Saray başkalfası) Serkiz Bey (Balyan) yürütmüştür. Beylerbeyi Sarayı’nın mâlî ve idarî işler sorumluluğu da denilebilecek binâ eminliği görevini ise Mehmed Efendi, Mahmud Efendi ve Rıfat Efendi yürütmüştür. Saray’ın yaklaşık 500 bin Osmanlı lirasına mal olduğu tespit edilmektedir. Yapılar topluluğunun ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kargir bir yapıdır. Yaklaşık 2.500 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen yapı dikdörtgen bir zemin alanı üzerine oturmaktadır. Saray’ın güney kesimi Mabeyn-i Hümâyûn, kuzey kesimi ise Valide Sultan Dairesi olarak düzenlenmiştir. Her iki katta toplam 6 salon, 24 oda,1 hamam ve 1 banyo bulunmaktadır. Batı ve Doğu üsluplarının karıştırılması ile inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, Harem ve Mabeyn bölümleri ile Türk evi plan özelliğini taşımaktadır. Yapının çatısı üstten bütün cephe kenarlarını gizleyen bir korkulukla gizlenmiştir. Sarayın planı eyvanlı merkezî sofa (hol) motifine dayanan bir plan kompozisyonuna sahiptir. Beylerbeyi Sarayı’ndaki şema, üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Mabeyn-i Hümâyûn, Yatak Dairesi (Hünkâr Dairesi) ve Valide Sultan Dairesi’dir. Valide Sultan Dairesi’nden hemen sonra gelen ve denize paralel olarak inşa edilen kadınefendiler ve ikballere ait esas Harem bölümü ise, ana yapıdan ayrı olarak inşa edilmiştir; bu yapı günümüze ulaşamamıştır. Mabeyn-i Hümâyûn’un giriş cephesi, Neo-barok vurgunun daha belirgin olduğu bir düzenleme göstermektedir. Saray’ın kitle ve cepheleri gibi iç mekân düzenlemeleri de seçmeci bir anlayışla şekillendirilmiştir. Beylerbeyi Sarayı’nı inşa ettiren Sultan Abdülaziz’in denize olan tutkunluğu nedeni ile Saray’ın tavanlarındaki bazı çerçeve ve kartuşların içinde deniz ve gemi temaları işlenmiştir; hatta Sultan Abdülaziz, ressamlara fikir vermesi için deniz ve gemi temalarını içeren desenler çizmiştir. TARİHTE BEYLERBEYİ SARAYI Beylerbeyi Sarayı, bânisi Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından, yazlık saray olarak kullanıldı. Saray, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında yabancı devlet hükümdar ya da başkanlarının resmî ziyaretlerinde kendilerine tahsis edilmeye başlanmasıyla beraber, devlet konukevi işlevi kazandı. Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan ilk önemli konuk, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’dir. İmparatoriçe’nin bu gezisi, Sultan Abdülaziz’in 1867 Fransa gezisini iade makamında gerçekleşmekteydi. Sultan Abdülaziz döneminde Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan diğer yabancı konuklar, Avusturya-Macaristan İmparatoru Joseph (1869), Prusya Veliahd Prensi Frédéric Guillaume Nicola Charles (1869), İtalya Veliahdı (1869), İran Şahı Nasıreddin (18 Ağustos 1873), Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909), 33 yıl süren saltanatı süresince Beylerbeyi Sarayı, özellikle yabancı devlet protokolü tarafından gezilen bir müze işlevi de gördü. Bu dönemde Beylerbeyi Sarayı ile beraber Dolmabahçe Sarayı ve Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn da,Padişah’ın izni alınmak şartıyla ziyaret edilebilen saltanat müzeleri olarak kullanılmıştı. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten hemen sonra, Selanik Alatini Köşkü’nde zorunlu ikâmete tabi tutulmuş, ancak yaklaşık 3 yıl sonra Balkan Savaşı’nın patlak vermesi nedeni ile İstanbul’a nakledilmişti. II. Abdülhamid için seçilen yeni zorunlu ikametgâh, Beylerbeyi Sarayı idi. Sabık Hakan, bu sarayda yaşamının son 6 yılını geçirmiş ve 10 Şubat 1918’de yine bu sarayda hayata gözlerini kapamıştır.

21.

MİNİATÜRK

30 Haziran 2001 tarihinde temeli atılan Türkiye'nin ilk minyatür parkı olan Miniaturk, 2 Mayıs 2003 tarihinde Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından büyük bir törenle ziyarete açılmıştır. Toplam 60.000 metrekare alan üzerine kurulan Miniaturk'te, 15.000 metrekare maket alanı, 40.000 metrekare yeşil ve açık alan, 3.500 metrekare kapalı alan, 2.000 metrekare havuz ve suyolu, 500 araçlık otopark yer almaktadır. Eş zamanlı yürütülen proje koordinasyonu sayesinde 22 ay gibi kısa bir sürede tamamlanan Miniaturk, dünyanın en geniş maket alanına sahip ve en kısa sürede tamamlanan minyatür kentidir. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasından seçilmiş eserlerin 1/25 ölçekli maketlerinin yer aldığı Miniaturk'te, 57 eser İstanbul'dan, 51 eser Anadolu'dan, 12 eser ise bugün Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı coğrafyasından olmak üzere, toplam 120 sabit eser sergilenmektedir. Ancak daha sonraki eklemeler dikkate alınarak rezerv alanları da oluşturulmuştur. Altyapı, sonradan yapılabilecek eklemeler de göz önüne alınarak düzenlenmiştir. Böylelikle Miniaturk, bir anlamda, planlı kentleşmeye örnek oluşturarak büyümeye devam edecektir. Maketler yurtiçinde 10, yurtdışında 3 atölye olmak üzere toplam 13 atölyede üretildi. Atölyeler dışında Yıldız Teknik Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Döner Sermaye İşletmeleri’nde de Miniaturk için üretimler gerçekleştirildi. Maket yapımında sanayide kullanılan plastik bazlı, açık hava şartlarına uygun malzeme kullanıldı. Maketler yerlerine yerleştirilmeden önce, Miniaturk Test Alanı’nda bekletilerek açık hava şartlarına uygunluğu bir kez daha test edildi. Ayasofya'dan Selimiye'ye, Rumeli Hisarı'ndan Galata Kulesi'ne, Safranbolu Evleri'nden Sümeli (Sümela) Manastırı'na, Kubbet-üs Sahra'dan Nemrut Dağı Kalıntıları'na kadar pek çok kültür ve medeniyetin izlerinin bir araya getirildiği parkta, bugün artık yerlerinde olmayan Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi, Ecyad Kalesi gibi eserler de yeniden canlandırılmıştır. Anadolu ve çevresinde hüküm sürmüş, izler bırakmış her medeniyetin Miniaturk'te yer almasına özen gösterilmiştir. Miniaturk ile Antik Çağ'dan Bizans'a, Selçuklu'dan Osmanlı'ya, 3000 yıllık yaşanmışlığın izleri Haliç kıyısına taşınmıştır. Miniaturk'te yer alacak eserlerin seçimi Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un danışmanlığında bir kurul tarafından yapıldı. Seçimde eserlerin maketi yapılabilir nitelikte olmalarına özen gösterilmiş ve her biri ait oldukları teknolojisini, sanatını ve kültürünü yansıtan, binlerce yıldır ağır istilâlara, savaşlara ve yıkımlara tanık olan bir coğrafyada hiçbir uygarlığın, sırf daha öncekiler yaptı diye yok etmeye kalkışmadan, koruduğu, onardığı, yaşattığı eserler Miniaturk'te maketleriyle yer almaktadır.

22.

ÇIRAĞAN SARAYI

Çırağan'ın bugün Beşiktaş ve Ortaköy arasında bulunan yeri 17. yüzyılda "Kazancıoğlu Bahçeleri" diye bilinirdi. 18. yüzyılda Beşiktaş kıyılarını süsleyen denize nazır saraylar ve bahçeler Lale Devri diye bilinen 'Çiçek ve Müzik Aşkı' döneminin en önemli simgelerinden sayılmıştır. Bu dönem, bir eğlence olduğu kadar bir kültür parlaklığı devriydi. Dönemin hükümdarı olan III. Ahmed buradaki mülkünü gözde Vezir-i Azam'ı İbrahim Paşa'ya hediye etmiş ve ilk yalı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından eşi Fatma Sultan (III. Ahmed'in kızı) için inşa ettirilmiştir. Kendisi burada Çırağan Şenlikleri denilen meş'ale şenliklerini düzenletmiştir. İşte bu olaylar dolayısıyla bu alan Farsçada ışık anlamına gelen 'Çırağan' ismiyle anılmaya başlanmıştır.

Sultan II. Mahmud 1834'te bu alanı yeniden yapılandırma kararı alır. Önce mevcut olan yalıyı yıktırır. Yapının etrafında bulunan okul ve cami ortadan kaldırılır ve mevlevihane yakında bulunan bir yalıya nakledilir. Yeni saray için büyük ölçüde ahşap kullanılır gibi görünmesine rağmen esas bölümün temelinin yapımında tamamen taş kullanılmıştır. 40 adet sütun dikilerek klasik bir görünüm verilmiştir.

1840'ta Çırağan Sarayı

Abdülmecid 1857'de Sultan II. Mahmud'un yaptırdığı ilk sarayı yıktırmış, batı mimarisi tarzında bir saray yaptırmayı planlamış ancak 1863'te vefat ettiğinden ve parasal sıkıntılar yüzünden sarayın yapımı yarım kalmıştır.

Abdülaziz, yeni sarayın inşaatını 1871'de tamamlatmış ancak stil olarak batı değil, doğu mimarisi seçilmiş ve Kuzey Afrika İslam Mimarisi uygulanmıştır. Sarayın müteahhitliğini Sarkis Balyan ve ortağı Kirkor Narsisyan yapmıştır. Eski Çırağan Sarayı'nın tahta binası yıkılarak yerine yenisinin taştan temelleri konmuştur. Sarayın paha biçilmez işlemeli kapılarından bin altın değerinde olan biri Vortik Kemhacıyan'ın elinden çıkmış. Sultan II. Abdülhamid bu kapılardan bir tanesini, onları çok beğenen dostu Almanya İmparatoru Kayzer II. Wilhelm'e armağan etmiştir. Dünyanın her yanından nadide mermer, porfir, sedef gibi maddeler getirtilerek sarayın yapımı için kullanılmıştır. Yalnız sahil inşasında 400.000 Osmanlı lirası harcanmıştır. Yapımına 1863'te başlanan Çırağan Sarayı 1871'de bitirilirken 2,5 milyon altın harcanmıştır.

Son kez 1876 yılının Mart ayında buraya gelerek bir süre dinlenen Sultan Abdülaziz,halk arasında Beşiktaş Mevlevihanesi'nin yıktırılarak saray arsasına katılmasının uğursuzluk getireceği gibi söylentiler çıkması üzerine Çırağan Sarayı'nı terk ederek Dolmabahçe Sarayına yerleşmiştir.

Sultan Albdülaziz'in yeğeni olan V. Murad 30 Mayıs 1876'da padişah olmuş, 31 Ağustos 1876'da tahttan akli dengesini yitirdiği için indirilmiş ve bugün Beşiktaş Lisesi olarak kullanılan Harem binasına nakledilmiştir. 29 Ağustos 1904 tarihinde de bu ikametgâhında ölmüştür.

14 Kasım 1909'da Çırağan Sarayı Meclis-i Mebusan Binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde sarayda II. Abdülhamid'in büyük sanat koleksiyonundan Rembrandt ve Ayvazovski'nin eserlerine yer verilmiştir.

19 Ocak 1910 tarihinde Meclis-i Mebusan Salonu'nun üst bölümünde ve çatı katındaki kalorifer bacasından çıkan bir yangınla saray 5 saat içerinde yanmıştır. Çok değerli antikalar, II. Abdülhamid'in özel koleksiyonu ve V. Murad'ın kütüphanesi de yanarak kül olmuştur.

1.Dünya Savaşı sonunda İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönem içerisinde Çırağan Sarayı harabeleri 'Bizo Kışlası' ismiyle bir Fransız istihkam kıtası tarafından kullanılmıştır.

1930'da Saray'ın bahçesi, Beşiktaş Futbol Kulübü tarafından ulu ağaçlar kesilerek Şeref Stadyumu adıyla bir futbol sahası haline getirilmişti.

Daha sonradan da Prof. Bonatz ve ünlü Türk mimarı Prof. Sedat Hakkı Eldem tarafından, buraya turistik bir otel yapılmak üzere tetkiklerde bulunulmuştur. 1946 yılında Saray'ın bodrum katında bulunan Mevlevi dervişlerine ait mezarlar, bir istihkam yüzbaşısının altın aramak için yaptığı kazılarda tahrip edilmiş aynı yıl içerisinde Saray çıkarılan bir kanunla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bırakılmıştır.

1987 yılında otel olarak kullanılmak amacıyla Japon Kumagai Gumi ve Türk Yüksel İnşaat tarafından restorasyonuna başlanmış, 1990 yılında otel 1992 yılında ise Saray hizmete açılmıştır. Uzun süren tasarım ve inşaat çalışmaları sonrasında "Çırağan Sarayı Oteli" 1990 yılında açıldı. Tarihi Saray ise kapılarını 1992 yılında açtı.

Saray'da bundan sonra yapılan renovasyon ise 20 Nisan 2006'da bitirildi ve Saray süitleri tamamen yenilendi.

23.

ORTAKÖY (BÜYÜK MECİDİYEKÖY) CAMİİ

Ortaköy Camii 19.yy'dan kalma İstanbul'un en güzel yapılarından birisidir.Ortaköy Camii'nin asıl adı Büyük Mecidiye Camii olan yapı 1854 yılında tamamlanmıştır. Caminin bulunduğu yere ilk olarak yapılan yapının Mahmud Ağa tarafından yapıldığı fakat bu yapının Patrona Halil İsanı sırasında çok fazla hasar görerek yıkıldığı bilinmektedir. Sonraları Mahmud Ağa’nın damadı Kethüda Devattar Mehmed Ağa tarafından yenilenerek kayıtlara ‘’Mehmed Kethüda Cami-i Şerifi” olarak geçmiştir. Ortaköy Camii'nin günümüzdeki hali ise Sultan Abdülmecid tarafından inşa edilmiştir.

24.

BÜYÜK ÇAMLICA TEPESİ

Büyük Çamlıca Tepesi İstanbul Anadolu Yakası Üsküdar ilçesi sınırlarında yer alır. Büyük Çamlıca Tepesi (Sefa) denizden 268 m yüksekliktedir ve Nurbaba Tekkesi (Bektaşi) ve TV verici kuleleri burada yer alır. Turing Başkanı Merhum Çelik Gülersoy tarafından restore edilerek halka kazandırılan ve tepede yer alan Büyük Çamlıca tesisler gerek doğal ve manzaralı bir konuma sahip olması gerekse hoş ve temiz havası yüzünden yerli yabancı turistlerin uğrak yeridir. Çamlıca Tepesi monocknod bir tepedir. Litolojik olarak dirençli kayaçlardan oluşmuştur ve şahit tepe karakterindedir. Büyük Çamlıca'da formasyon, şamozit ve bantlı kalker seviyeleri ihtiva eder.Çamlıcalar’ın jeolojisi kompleks bir yapıya sahiptir. İstanbul şehrinin doğu kısmında, Üsküdar-İzmit yolu üzerindeki Kısıklı mevkii ile Çengelköy ve Bekâr deresi arasında bulunmaktadır.

Çamlıca bölgesinde yaş ve fasiyes bakımından birbirinden farklı iki seri mevcuttur. Bunlardan birincisi Üst Silüriene ait arkoz (arkoz şistleri, grovak, grovak şistleri) ve kuvarsitlerden oluşmuş olup, sahanın merkezi kısımlarını işgal eder. İkinci seri ise Devonien yaşında kumlu kalker, fosilli killi şistler ve yumrulu kalkerler halinde gelişmiştir.

İstanbul çevresindeki tüm tepeler (Çamlıca, Aydos,Adalar) kuvarsitten yapılmıştır. Daha sonra Siluriyen-Devoniyen yaşlı, üste doğru derinleşen, kalın bir karbonat istifi geliyor. Derin denizel karbonatların üzerinde Alt Karbonifer yaşta siyah radyolaryalı çörtler ve daha üstte kalın bir Alt Karbonifer fliş istifi (Trakya Fm)yer alıyor. Gerek Büyükada 'da gerek Çamlıcalar'da ve gerekse Pendik-Gebze bölgesinde Üst Silüriene atfedilen arkoz- grauvak-kuvarsit serisi ile Alt Devonienin kuvarsitik kalkerleri ve fosilli şistleri arasında orojenik bir diskordans gözlemlenmektedir.

25.

BÜYÜKADA

1930 yılında Karacabey mevkiindeki Rum Ortodoks mezarlığı yakınında bulunan ve Büyük İskender'in babası Makedonya kralı II. Filip'e ait altın sikkeleri ihtiva eden Büyükada Definesi, adanın tarihine ilişkin en eski bulgudur. Hepsi 207 altın sikkeden ibaret olan define şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. Diğer Prens Adaları gibi Büyükada da Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Adalar, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un Fethi'nden bir ay önce alınmıştır.

1.Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrasında Rum halkını kaybeden Büyükada’daki canlılık 1930’lara kadar büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak, 1940'lı yıllara doğru, Cumhuriyet dönemi devlet ileri gelenlerinin ve yüksek bürokrasinin, varlıklı kesimlerin rağbet ettiği bir sayfiye yeri olma özelliğini yeniden kazanmıştır. Büyükada, bu dönemde yeni köşklerle, özenli ve zevkli yapılarla süslenmiş, İstanbul halkının günlük gezinti yerlerinin de başında yer almıştır. Adanın Kuzey-Güney doğrultusuna dik olarak çıkan Dil Burnu’nun iki yanındaki Yörük Ali ve Nizam Plajları, Luna Park, Aşıklar, Viranbağ kır gazinoları, korulukları, biri iskeleden başlayıp adanın tüm çevresini dolaşan büyük tur, diğeri Araba Meydanı’ndan başlayıp Dil’den, Aşıklar Kır Gazinosu’ndan Lunapark’a oradan da Maden’e geçerek binildiği noktaya dönülen küçük tur olmak üzere araba turları, Luna Park meydanındaki süslü eşeklerle yapılan geziler Büyükada gezilerinin başlıca eğlenceleri haline gelmiştir.

26.

TÜRK İSLAM MÜZESİ

Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Türk ve İslam Sanatı eserlerini topluca kapsayan ilk Türk müzesi olma özelliğine sahip olmasının yanı sıra aynı zamanda Osmanlı Dönemi’nde açılan son müzedir.1914 yılında Evkaf-ı İslamiye Müzesi adıyla Süleymaniye Külliyesi İmaretler Bölümü’nde kurulan müze, 1965-1983 yılları arasında onarılan İbrahim Paşa Sarayı'na taşınmış ve 1983 yılında ziyaretçilere açılmıştır.

Sultan Ahmet Meydanı batısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı (16.yy.) 1983 yılından beri Türk ve İslam Eserleri Müzesidir. Sultan sarayları dışında günümüze gelen tek özel saraydır. Kemerler üzerine yükseltilmiş yapı üç taraftan ortadaki terası çevreler. Terastan müzenin ilk bölümüne merdivenlerle ulaşılır. Odalar ve salonlarda İslam dünyasının değişik ülkelerinde meydana getirilmiş nadir sanat eserleri sergilenmektedir.

İslam sanatının en erken döneminden 20’nci yüzyıla uzanan zaman diliminde Emevi, Abbasi, Kuzey Afrika, Endülüs, Fatımi, Selçuklu, Eyyubi, İlhanlı, Memlük, Timurlu, Safavi devletleriyle çeşitli Kafkas Ülkeleri, beylikler ve Osmanlı Dönemi eserlerini bakımından zengin bir koleksiyona sahip müzede birçok bölüm kendi başına müze olabilecek niteliktedir.

Müzenin sadece ‘El Yazmaları’ bölümü 18 bin 298’i bulan esere ev sahipliği yapmaktadır. Sergilenen taş ve pişmiş toprak, metal ve seramik objeler, cam eşyalar devirlerinin en kıymetli örnekleridir.

Büyük salonların bulunduğu geniş camekanlı kısımda sayıları 1700’ü bulan el işi Türk halılarının şaheser örnekleri sergilendiği koleksiyon, dünyanın en zengin koleksiyonlarından biridir. 13’üncü yüzyıl Selçuklu halıları ve sonraki asırlara ait diğer parçalar itina ile sergilenmişlerdir.

Halı bölümünün alt katında ise son birkaç yüzyıla ait Türk günlük yaşamı ve eserlerinin sergilendiği ‘Etnoğrafya Bölümü’   bulunmaktadır.

27.

GÜLHANE PARKI

Gülhane Parkı, İstanbul'un Fatih ilçesinin Eminönü semtinde tarihî bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır.

Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı'nın dış bahçesiydi ve gül bahçelerini barındırırdı. Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839'da Abdülmecit döneminde Gülhane Parkı'nda okunmuştur ve bu nedenle Gülhane Hatt-ı Hümayunu da denir.

1912 yılında park haline getirilmiş ve halka açıldı. Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri vardır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol bulunur. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi vardır. Ayrıca parkta Aşık Veysel heykeli ve Romalılardan kalma Gotlar Sütunu vardır.

Sarayburnu Parkı kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı. Sarayburnu kısmında Atatürk'ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Atatürk, halka latin harflerini ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk'ün naaşı Ankara'ya gönderilirken, İstanbul'daki son tören Gülhane Parkı'nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 yapıldı.

Nazım Hikmet, Gülhane parkındaki bir ceviz ağacının altında sevgilisi ile buluşmak üzere randevulaşır. Buluşacakları gün gülhane parkına gider ve ceviz ağacının altında beklemeye başlar, tam bu sırada polisler de orada devriyeye çıkmıştır. O dönemlerde Nazım Hikmet arananlar listesinde olduğu icin polislerden gizlenmek durumunda kalır ve bu ceviz ağacına çıkar. Nazim Hikmet ağacın tepesindeyken biricik sevgilisi Piraye gelip her şeyden habersiz ceviz ağacının altında beklemeye başlar.Polislerden dolayı aşağıya seslenemez ve çaresiz çıkarır kalemi kağıdı ceviz ağacının tepesinde şu siiri yazar;

Nazım Hikmet Ceviz Ağacı Şiiri

Başım köpük köpük bulut içim dışım deniz

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı"nda

Budak budak serham serham ihtiyar bir ceviz

Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı"nda

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı"nda

Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl

Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril

Koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı"nda

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında

Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var

Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul"a

Yapraklarım gözlerimdir şaşarak bakarım

Yüz bin gözle seyrederim seni İstanbul"u

Yüz bin yürek gibi çarpar çarpar yapraklarım

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı"nda

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında

28.

YENİ CAMİİ

Yeni Cami ve külliyesinin inşaatı, Oğlu III. Mehmet’in tahta geçmesinden sonra iktidarını temsil etmek üzere Eminönü’de bir cami yaptırmak isteyen Safiye Sultan tarafından 1597’de başlatılmıştır.

Yeni Cami’nin bulunduğu Bahçekapı semti, caminin inşa edildiği dönemde gümrüğe ve limanı yakınlığı nedeniyle önemli bir ticaret yeri idi. Bugünkü caminin yerinde bir kilise, bir sinagog, birkaç dükkân ve çok sayıda hane vardı. Bölgeye, Fatih devrinde Balkanlar ve Anadolu’dan getirilmiş Yahudiler yerleştirilmişti. Uzun yıllardır bölgenin sakini olan Karay Yahudileri’nin mülkleri Safiye Sultan tarafından istimlak hukukuna uygun olarak devralındı ve halkı Hasköy’e gönderildi.

Caminin yapımı görevlendirilen ilk mimar, Davut Ağa idi. Mimar Davut Ağa, yapının yerini belirleyip planını çizdi. İstimlak işlemleri tamamlandıktan sonra temel, 1598 yılının Nisan ayında devlet ileri gelenlerinin katıldığı bir törenle atıldı. Tophane’den yapılan top atışlarıyla İstanbul’a, caminin yapımına başlandığını haber verildi. Ancak o sırada sadrazam Hadım Hasan Paşa’nın azledilmesi kutlamalara gölge düşürmüş ve törenin tamamlanmamasına sebep olmuştur. 20 Ağustos 1598’de Molla Futûhi Efendi’nin caminin temeli için tayin ettiği kutlu saati yazdığı zayiçeyle ikinci kez bir merasim yapılarak inşaata resmen başlandı.

Temel kazma işine başladıktan sonra buradan çok miktarda su çıkması inşaatı sıkıntıya soktu. Su, tulumbalarla tahliye edildi. Zemini sağlamlaştırmak için uçları kurşun kuşaklarla bağlanan kazıklar çakıldı ve üzerine taş bloklar yerleştirildi. Böylece duvarlar yer seviyesinden yükseltildi. Bu iş için Rodos’tan getirtilen taşlar kullanıldı.

Temel işi tamamlanmadan önce Davut Ağa’nın vebaya yakalanarak ölmesi üzerine su yolu nâzırı Mimar Dalgıç Ahmed Ağa mimarbaşı tayin edildi. 1603’te yapı birinci pencere hizasına kadar yükselmişken III.Mehmed’in ölümü ve Safiye Sultan’ın Beyazıt’teki eski saraya yollanması üzerine inşaat askıya alındı ve Safiye Sultan’ın 1604 yılında ölmesi ile tamamen kesintiye uğradı ve yapı uzun yıllar kaldı.IV. Murad 1637 yılında cami inşaatını devam ettirme girişiminde bulunmuş; ancak yüksek maliyet nedeniyle vazgeçmiştir. Aşırı masrafı dolayısıyla ek vergilere sebep olan ve sonunda harabe durumunda kalan bu camiye İstanbul ahâlisi “Zulmiye” adını verdi.

Metruk haldeki cami, 4 Temmuz 1660 yılında gerçekleşen Büyük İstanbul Yangınında hasar gördü. Yangından sonra Turhan Hatice Sultan, Köprülü Mehmed Paşa’nın da tavsiyesiyle cami yapımını gündeme aldı. Safiye Sultan’ın girişimi yarıda kalınca cami çevresi yeniden eski sahiplerince iskân edilmiş ve bir Yahudi yerleşimi haline gelmişti Yangın çevredeki Yahudi mahallelerini de küle çevirince 40 Yahudi evi Hasköy’e nakledildi; böylece Yeni Cami çevresi genişletildi. Alan genişletme çabaları ile birlikte Hünkar Kasrı,Türbe, Sebilhane, Sıbyan mektebi, Darülhadis Mısır Çarşısı da projeye eklendi.

İnşaat, Mimarbaşı Mustafa Ağa sorumluluğunda bir sıra taş sökülerek yeniden başladı 1665’te bir cuma günü sarayın ve cümle devlet erkânının hazır bulunduğu topluluğun önünde düzenlenen merasim töreniyle inşaat sona erdi.Halk tarafından “Zulmiye” olarak anılan camiye “Adliye” adı verildi. Sicil kayıtlarında caminin adı bu şekilde geçer.

29.

AYA İRİNİ KİLİSESİ

Aya İrini, Bizans`ın İlk Kilisesi... Konstantin, şehri yeniden kurarken kendi adına bir forum, saray ve hipodromun yanı sıra, 330`larda Roma tapınaklarının üzerine Aya İrini Kilisesi`ni inşa ettirir. Aya İrini ya da Hagia Eirene`nin sözlükteki anlamı `Kutsal Barış`; ama aynı zamanda da aynı yüzyılda yaşamış bir azize. Azizenin gerçek adı Penelope`dir. Hıristiyanlığı yaymaya çalışır. Putperestler tarafından yılanlarla dolu bir kuyuya atılır; ölmez. Taşlanır, atlara bağlanıp sürüklenir; yine de ölmez. Mucizelerin sonunda putperestler Hristiyan olur; İrini de bir azize. İmparator Konstantin, bu olağanüstü olay üzerine yaptırdığı tek tanrılı dinin ilk mabedine Aya İrini adını verir. Aya İrini, Bizans`tan günümüze kalan atriumlu tek kilise. Atrium, eski Roma tapınaklarının ortasındaki çevresi revaklı bir avlu. Aya İrini, yerini aldığı tapınağın özelliklerini bugüne kadar getirmiş. Ancak bugünkü Aya İrini, aynı Aya İrini değil. Çünkü ahşap ilk Aya İrini, 532`de yanmış. İmparator Iustinianos, çok tanrılı inancı kesinlikle yasaklayınca ayaklanan halk, Zeus`a sığınarak hem Ayasofya`yı, hem de Aya İrini Kilisesi`ni yakmış... İustinianos, Ayasofya ve Aya İrini`yi yeniden yaptırmış. Ancak Aya İrini 564`te bir kez daha yanmış. Onarılmış... İki yangından sonra, bu defa depremlerle sallanmış. Yani kilise üç kez onarılmış. Osmanlı sultanı II. Mehmet, İstanbul`a girip yeni bir dönemi başlatır. Yapımına başlanan Topkapı Sarayı`nın dış duvarları, Ayasofya ve Aya İrini`nin arasından geçer. Aya İrini bir süre sonra silâhların bakım ve onarımının yapıldığı iç cephane olur. Aya İrini, Osmanlı`nın ilk müzesidir. Depodaki silâhlar antika olunca 19. yy.`da ilk müze Aya İrini`de açılır. Aya İrini`nin galerilerine çıkışı sağlayan çift kanatlı merdivenler o sıra yapılır. Osmanlı, Aya İrini`ye, ana kapıdaki 1726 tarihli kitabeyi ve merdiveni ekler. Aya İrini`yi sallayan o eski depremler sırasında Bizans`ta ikonalar, dinen yasaklandığı için onarımlarda duvarlar süslemesiz bırakılmış. Bugün, Osmanlı`nın üzerine bir bayrak asarak kapattığı apsis yarım kubbesindeki İsa`yı simgeleyen haç ve haçın altında İsa`nın çarmıha gerildiği Golgota Tepesi`ni simgeleyen birkaç basamaklı kürsü çizimi dışında bir motif kalmış. 1453 yılında İstanbul`un fethinden sonra kilise camiye çevrilmediği için yapıda önemli bir değişiklik yapılmamıştır. Uzun süre ganimet ve silah deposu olarak kullanılmıştır. Tophane müşirlerinden Damat Ahmet Fethi Paşa 1846 yılında Türk müzesinin ilk nüvesini oluşturan eserleri burada sergilenmiştir. 1869 yılında Aya İrini, Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adını almıştır. Zamanla, sergi mekânlarının yetersiz kalması nedeniyle buradaki eserler 1875 yılında Çinili Köşk`e taşınmıştır. 1908 tarihinden itibaren Aya İrini Askeri Müze olarak kullanılmıştır. Daha sonra bir süre boş kalan yapı onarılmış ve Ayasofya Müzesi Müdürlüğü`ne bağlı bir birim haline getirilmiştir. Ziyarete kapalıdır. Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’nün izni ile gezilebilir.

30.

KÜÇÜK AYASOFYA CAMİİ

Sultanahmet Meydanı’nın güneybatısından denize doğru inerken tren yolunun hemen yanında, Cankurtaran ile Kadırga semtlerinin kesiştiği alanda, bulunduğu mahalleye adını veren küçük bir cami ile karşılaşırız. Küçük ve mütevazı görüntüsünün aksine mimarisi ile yeni bir çağ açan, ilginç hikayeler barındıran bir yapıdır Küçük Ayasofya.

Küçük Ayasofya Kilise olarak inşa edilen yapının asıl ismi Sergios ve Bakhos Kilisesi idi. Doğu Roma İmparatoru I. Jüstinyen (Justinianos/Iustinianus) ve karısı Theodora tarafından 527 senesinde yapımına başlanan kilisenin inşaatı 532 yılındaki Nika Ayaklanması sırasında zarar görünce ancak 536 yılında tamamlanabilmiştir. Kilise ismini Hristiyanlığa geçtikleri için işkence ile öldürülen ve daha sonra azizlik mertebesine getirilen Sergios ve Bakhos isimli iki askerden almıştır. Efsaneye göre; İmparator I. Anastasios (Anastasius)’a karşı bir komploya karıştıkları iddiasıyla idama mahkum edilen Jüstinyen ve amcası Justin sabah gerçekleşecek olan idamlarını beklerken, o gece Aziz Sergios ve Aziz Bakhos İmparator Anastasios’un rüyasına girmiş ve onların suçsuz olduklarını söylemişlerdir. Bundan etkilenen imparator da Jüstinyen ve amcasını affetmiştir. Jüstinyen tahta geçtiğinde ise bu iki azize olan minnetini göstermek için bu kiliseyi inşa ederek kiliseye Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’un adlarını vermiştir.

Küçük Ayasofya Bir başka efsaneye göre ise; İmparator I. Anastasios’tan sonra tahta geçmesi için ordu tarafından, saray muhafızlarının komutanlığını yapmış ancak okuma yazması dahi olmayan köy kökenli Justin seçilmiştir. I. Justin ise hükümdarlığının sonunda varis olarak yeğeni Jüstinyen’i bırakmıştır.Tahta geçen Jüstinyen’in eşi Theodora cambazhane dansçısı olması sebebiyle Roma aristokrasisinin tepkisini çeken ve hafifmeşrep olarak görülen bir kadındır. Theodora’ya tepki gösterenler arasında Roma aristokrasisinin güçlü kadınlarından ve sanatın koruyucusu olarak ünlenmiş olan Anikia Juliana da vardır. Juliana tepkisini göstermek için farklı bir yol seçer; Roma aristokrasisinin gücünü ve dindarlığını göstermesi amacıyla 251 yılında öldürülen Melitene (Malatya)’li Aziz Polyeuktos adına görkemli bir kilise inşa ettirir: Ayios Polyeuktos. Bugün İstanbul Belediyesi’nin bulunduğu civarda inşa edilen bu kilise günümüze ulaşamamıştır; 1010 depreminde hasar görmüş, Küçük Ayasofya 91204’te şehre giren Latinler tarafından yağmalanarak kutsal emanetleriyle birlikte sütunları ve bazı mimari parçaları Venedik’e taşınmıştır. Venedik’e getirilen bu parçalar San Marco Bazilikası’nda kullanılmıştır. San Marco’nun ünlü Akka Sütunları, adının düşündürdüğü gibi Filistin’deki Akka şehrinden değil İstanbul’daki Polyeuktos Kilisesi’nden gitmiştir. Anikia Juliana’nın bu görkemli tepkisine Theodora’nın yanıtı ise Sergios ve Bakhos Kilisesi ile olmuştur. Theodora’nın monofizit eğilimlerinin, kiliseye Refesa kentinin koruyucu azizleri olan Sergios ve Bakhos’un isimlerini vermesinde etkili olduğu sanılır.

Küçük Ayasofya ile ilgili anlatılan olaylardan bir diğeri ise şöyledir; 551 yılında Papa Virjil dini bir sorunu halletmek için İmparator Jüstinyen’le görüşmek üzere İstanbul’a gelir. Görüşmeler neticesinde sorun çözülemediği gibi Papa’nın sorun karşısındaki tavrı İmparator’un hoşuna gitmez, bir yandan da Papa’nın sahip olduğu hakimiyet ve nüfuz imparatoru rahatsız eder. İmparator’un niyetini fark eden Papa hayatını emniyete almak amacıyla İstanbul’da ikamet ettiği saraydan ayrılarak Sergios ve Bakhos Kilisesi’ne sığınır. Buna rağmen İmparator Papa’nın tutuklaması emrini verir. Emri yerine getirmek için kiliseye giren askerleri gören Papa apsisteki mihraba sarılır, askerler kendisini ayaklarından saçlarından sakalından çekmeye başlarlar fakat Papa direnerek tutunduğu yeri bırakmaz. En sonunda mihrap yerinden kopar ve askerlerin üzerine yıkılır. Askerler bunu ilahi bir işaret olarak görmüş olacak ki Papa’yı bırakarak oradan uzaklaşırlar.

Küçük Ayasofya 2Sergios ve Bakhos Kilisesi, ilerleyen tarihlerde de şehrin en önemli kiliselerinden biri olarak kabul edilmiştir. Sarayın ileri gelenlerinin senede bir defa buraya gelerek büyük bir anma töreni düzenlemesi gelenek halini almıştır. 9. yüzyılda kilise Latin rahiplere terk edilir. O dönemin en ileri gelen baş rahiplerinden “Havuzlu Falcı” namıyla anılan rahibin parlak tunçtan bir havuzun içine bakarak gelecekten haberler verdiğine inanılırdı.

1.Jüstinyen dönemi Doğu Roma için adeta bir rönesans niteliği taşımaktadır. Birçok alanda görülen yenileşme ve ilerleme kendini mimaride de göstermiş, çeştli deneysel eserler verilmiş, İstanbul farklı ve iddialı birçok yapı ile donatılmıştır. Sergios ve Bakhos Kilisesi de bu eserlerden biridir. Yapı kareye yakın asimetrik bir dikdörtgen formundadır. Bu asimetrik şeklin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı kaynaklarda bu çevrede Büyük Saray’ın bir pavyonu olan Hormisdas Sarayı’nın ve Aziz Petrus ile Aziz Pavlus adlarına yapılmış bir kilisesinin bulunduğundan bahsedilir. Bu yapıların tam yerleri bugün bilinmese de Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin bu yapıların arasına sıkıştırılmış olması sebebiyle asimetrik bir dörtgen olarak inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

Küçük Ayasofya Camii'nin PlanıDikdörtgen yapının içine sekizgen oluşturacak şekilde yerleştirilmiş sütunların üstünü kaplayan dalgalı ana kubbe, dört yarım kemer ve dört yarım kubbe ile desteklenmiş böylece yapının iç mekanının genişlemesi sağlanmıştır. İlk defa kullanılan bu yarım kubbe modeli sayesinde hem iç mekanlarda ekstra bir genişlik sağlanmış hem de büyük kubbelerin ağırlığının yandaki yarım kubbelere aktarılması sayesinde daha büyük ana kubbeler yapılmasının yolu açılmıştır. Bu açıdan Küçük Ayasofya kendinden birkaç yıl sonra inşa edilecek olan “Büyük” Ayasofya’nın küçük ölçekli bir denemesi olmuştur. Ayasofya gibi anıtsal bir yapı ile başarısını kanıtlayan yarım kubbeli model İstanbul’un fethinden sonra Türk mimarisini de etkileyerek bugünkü camilerimizin alameti farikası olan kubbeli görüntünün de temelini oluşturmuştur. İstanbul’un fethinden önce Türk cami mimarisi kare yapı üzerine yerleştirilen görece küçük çaplı kubbelere dayanmaktaydı. Büyük bir cami yapılmak istendiğinde ise bu yapılardan birkaçı yan yana getirilir yani yapı birbirinden bağımsız yan yana dizilmiş birçok kubbe ile örtülmüş olurdu. Ayasofya’nın dolayısıyla Küçük Ayasofya’nın etkisinden sonra ise yarım yan kubbeleri kullanmaya başlayan Türk mimarlar Süleymaniye’deki gibi devasa ana kubbeler ve birbirlerini destekleyerek aşağı doğru inen yarım kubbelerden oluşan kubbe şelaleleri inşa etmişlerdir. Aynı şekilde Küçük Ayasofya’nın kubbesinin oturtulduğu sekizgen yapı şekli de Türk mimarlar, özellikle Mimar Sinan tarafından birçok eserde kullanılmıştır. Örneğin Rüstem Paşa ve Selimiye camilerinde kubbenin sekizgen yapı üzerine oturtulmuş olduğunu görmekteyiz.

 

Küçük Ayasofya Jüstinyen, İtalya seferinin kısmi başarısından sonra tekrar Roma topraklarına katılan Ravenna kentinde San Vitale adında bir kilise daha inşa ettirmiştir. 547 yılında tamamlanan bu kilisenin planı Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin planının aynısıdır. Daha ilginç olanı ise Kutsal Roma German İmparatorluğu’nun kurucusu olan Şarlman (Büyük Karl / Charlemagne) imparatorluğunun başkenti olarak ihya ettiği Aachen şehrine büyük ve görkemli bir katedral inşa ettirmiştir. Aachen Katedrali veya İmparatorluk Katedrali olarak adlandırılan bu yapının planları da San Vitale Kilisesi’nin planlarının örnek alınması sebebyle Sergios ve Bakhos Kilisesi ile aynıdır. Yani bir yanda Süleymaniye ve Selimiye camileri diğer yanda Aachen Katedrali. İki farklı medeniyetin geliştirdiği iki farklı mimari ve bu iki farklı mimarinin vermiş olduğu birbirlerine hiç benzemeyen bu anıtsal eserler, aslında hepsi İstanbul’daki mütevazı Küçük Ayasofya’dan türemiştir.

Küçük Ayasofya İstanbul’un Roma döneminden kalan en eski ibadethanesi olan Küçük Ayasofya henüz daha inşaat halindeyken 532 yılında çıkan Nika İsyanı sırasında zarar görmüştür.Ardından 9. yüzyıldaki ikonoklazm döneminde bazı iç süslemeleri zarar görmüş ama aynı yüzyıl içinde onarılmıştır. En büyük zararı ise 1204 yılındaki Latin İstilası döneminde görmüştür. İstanbul’un fethinin ardından kilise hemen camiye çevrilmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kilise olarak kullanılmaya devam edilen yapı II. Bayezid döneminde kimilerine göre 1497 kimilerine göre ise 1504 yılında sarayın Bâbüssaâde Ağası (Kapı Ağası) Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir. Küçük Ayasofya adı yapının camiye çevrilmesinden önce asıl Ayasofya ile olan benzerliği sebebiyle mahalle halkı tarafından verilmiştir. Camiye çevrildikten sonra da Hüseyin Ağa’nın adı yerine bu isimle anılmaya devam etmiştir.

Küçük Ayasofya Yapının camiye çevrilmesi sırasında tüm iç süslemeleri değiştirilmiştir. Yapıldığı dönemde tamamen mermer ve mozaiklerle kaplı olduğu düşünülen iç mekan bugün sıva ile kaplı haldedir.Ancak dantel gibi işlemeli sütun başlarında Jüstinyen ve Theodora’nın monogramları ile üst galeri zemini hizasından tüm iç mekanı çevreleyen akantus yapraklarıyla süslü friz üzerindeki Yunanca yazılar görülebilmektedir. Bu yazılarda “Dindarlığı teşvik eden Aziz Iustinianus’umuz ve Tanrı’nın taçlandırdığı Theodora…” gibi ifadeler ile İmparator ve eşi övülmüştür. Aziz Sergios hakkında da övgüler bulunan yazılarda Aziz Bakhos’tan söz edilmez. Frizdeki yazının tam metni şöyledir; “Başka hükümdarlar, eserleri hiçbir fayda temin etmeyen fânilerin namını yücelttikleri halde, hükümdarımız Jüstinyen, bütün mahlukatın yaratıcısı Mesih’in kulu olan ve imanı da ne alev ne kılıç ve ne sair işkencelerle sarsılmayan ve Mesih’in aşkına ölümü hoş görüp kanını dökerek ebedi hayata liyakat kazanan Sergios’u Küçük Ayasofya yüceltmek ve saygı göstermek ve halkın da dindarlığa rağbetini temin etmek için bu yüce binayı yaptırdı. Müteyakkız hükümdarımızın devletini Sergios daima muhafaza ve himaye etsin ve şefkati büyük olan ve fukarayı beslemekteki mesaisinde yorulmak bilmeyen ve Tanrı tarafından taçlandırılmış olan Theodora’nın kudretini arttırsın.”

Kubbeyi taşıyan sekiz ana kolonun friz ile birleştiği yerlerde bulunan arşitravlardaki üzüm salkımı ve yaprağı kabartmaları yapının putpereslik devrinde şarap tanrısı Bakus adına yapılmış olan bir tapınağın yerine inşa edildiği ve adındaki Bakhos`un da buradan geldiği iddialarına sebep olmaktadır. Yine camiye çevirme sırasında Osmanlı mimari özelliklerine uygun olarak büyüklü küçüklü pek çok pencere açılmış, bazı pencereler ise duvar örülerek kapatılmış; iç mekana mihrap,minber ve müezzin mahfili eklenmiştir. Yakın zaman kadar caminin bir köşesinde Osmanlı dönemi itfaiyecilerinin meşhur aleti olan “tulumba” bulunurdu. Bu yangın söndürme aracı her ne kadar Türk işi olarak görülse de aletin asıl mucidi Müslüman olarak Davud Gerçek adını alan bir Fransızdır. Tulumbanın bulunduğu yerdeki küçük havuz kilise döneminde vaftiz için kullanılırdı, camiye çevrildikten sonra ise abdest alma yeri olarak kullanılmış ancak bugün içi beton ile doldurulmuş vaziyettedir.

Küçük Ayasofya Camiye çevirme ile birlikte yapının batı cephesine 5 küçük kubbe ile örtülü son cemaat yeri eklenmiş,avlunun etrafına da daha sonra medrese olarak kullanılacak olan zaviye odaları inşa edilmiştir. Balkan Savaşları esnasında İstanbul’a kaçanların yerleştirildiği bu odalar günümüzde geleneksel el sanatı eserlerinin üretilip satıldığı atölye/dükkanlar olarak kullanılmaktadır. Yapının güneybatı köşesine ana binadan bağımsız bir minare eklenmiştir. Eklenen ilk minarenin nasıl olduğu bugün bilinmemektedir. Ancak bu minarenin yerine 18. yüzyılda Sadrazam Mustafa Paşa tarafından barok üslubunda yeni bir minare inşa edildiği kaynaklarda geçmektedir. Sekizgen bir kaide üzerine inşa edilen bu minarenin düz levha şeklinde korkuluklara ve barok süslemelere sahip bir şerefesi ile kurşun kaplı klasik bir külahı olduğu bilinmektedir. Ancak bu minare 1936 yılında bilinmeyen bir sebepten dolayı kaidesine kadar yıkılmış, bir süre minaresiz kalan yapıya 1955 yılında bugünkü minaresi eklenmiştir. Caminin Küçük Ayasofya avlusunda bulunan, 1740 yılında Sadrazam Ahmed Paşa tarafından inşa ettirilmiş, sekizgen şeklindeki havuzlu mermer şadırvan da 1938 senesinde yıkılmıştır. Caminin bahçesinde girişe göre sol tarafta bulunan türbe Sultan II. Bayezid’in Kapı Ağası olan Hüseyin Ağa’ya aittir. Camiye çevirttiği Küçük Ayasofya ve hemen yakınındaki Çardaklı Hamamı, Amasya’daki Kapı Ağası Medresesi ve bedesteni, Amasya’nın kuzeydoğusunda Sonisa (Uluköy)’daki cami ile medrese, Çarşıkapı’daki mescid ve Edirne’deki hanlar gibi yaptırdığı birçok yapıdan Hüseyin Ağa’nın son derecede zengin biri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu zenginlik başına iş açar, vergi kaçırmak suçundan Padişah’ın emriyle idama mahkum edilir.Bostancıbaşılar Hüseyin Ağa’yı camiye çevirttiği Küçük Ayasofya’nın bahçesinde yakalarlar ve hemencecik burada kellesini vururlar. Halk arasında anlatıla gelen bir hikayeye göre Hüseyin Ağa kellesi vurulduktan sonra ayağa kalkarak kesik başını kolunun altına alır,bir süre bu vaziyette yürür ve yığıldığı yere türbesi yapılır. Hüseyin Ağa’ya idamından sonra “kesikbaş” lakabı takılır.Türbenin içinde Mehmet Kamil Efendi (1911) ile kimliği bilinmeyen bir kişi daha yatmaktadır. Sultanahmet Cezaevi’nin koğuş kapılarından biri de Cami’nin bahçesinde bir ağaca dayalı şekilde durmaktadır. Hüseyin Ağa’nın vakıflarından, 1648 yılındaki depremde yapının sıvalarının döküldüğü ve camlarının kırıldığını, 1763 yılındaki depremde ise yapının büyük hasar gördüğünü ve restorasyon için Mimar Ahmet Ağa’nın görevlendirildiğini öğrenmekteyiz. 1870-1871 yıllarında yapının 5 metre yanından geçecek şekilde inşa edilen demiryolu yapıya büyük zararlar vermiştir. Kaynaklarda belirtildiğine göre her tren geçişinde güney duvarlarının Küçük Ayasofya taşları dökülürmüş. Bu sebeple bu duvar 1877 yılında Osmanlı örgü sistemi ile baştan yapılmıştır. İlk başta zemin seviyesinden 1 metre yüksekte bulunan demiryolu 1950’lerde zemin seviyesinden 3 metre yukarı çıkarılmış böylece yapıya verdiği zarar azaltılmıştır.

1937 ve 1955’te iki büyük restorasyon gören yapının cephesi daha önceleri sıvalı ve badanalı iken 1955’teki restorasyonda kubbe kasnağı dışındaki tüm duvarların sıvası kazınmış, tuğla ve taş örgüler görünür hale getirilmiştir. 2002 yılında başlayan son restorasyon çalışması tartışmalı bir sürecin sonunda 2006 yılında sona ermiştir.

31.

HEYBELİADA

Heybeliada, İstanbul’un Büyükada’dan sonra en büyük adasıdır. Adaya Heybeliada denilmesinin sebebi, uzaktan bakıldığında adanın yere bırakılmış bir heybeye benzemesidir. İstanbul'un en çok rağbet gören sayfiye yerlerinden biridir. Sadece doğasıyla, temiz havası ve güzellikleriyle değil, Bahriyesi, Sanatoryumu, Ruhban (Papaz) Okulu gibi kurumlarıyla da ünlüdür.

Bugün, adanın nüfusu 7 bin civarındadır. Ancak yaz mevsimlerinde bu nüfus birkaç kat artmaktadır. Yazları günübirlik gelen ziyaretçiler de eklendiğinde, Adanın yaz nüfusunun 50 bini aştığı düşünülebilir.

Diğer adalara olduğu gibi Heybeliada’ya da vapur seferleri 19. Yüzyıl ortalarında yapılmaya başlanmıştır. Zengin Rumlar’ın yaşadığı adada, Bahriye’nin de bulunması nedeniyle önemli miktarda Türk nüfus da yaşamıştır. Adanın nüfusu, 1820’de 800 olarak tespit edilmiş iken vapur seferlerinin başlamasından sonra 2000’e çıkmıştır. Kurtuluş savaşı ve mübadele sırasında diğer adalar gibi sakinleşen Heybeliada, 1950’li yıllarda yeniden canlılığını kazanmaya başlamıştır.

 

Adanın eni 2700 metre, boyu 1200 metredir. 4 tepeden oluşan Heybeliada, İstanbul adalarının orta yerinde bulunmaktadır. En yüksek tepe Değirmentepe’dir (136 metre) diğer tepeler, Taşocağı Tepesi, Makarios Tepesi ve Ümit Tepesi’dir. Eski adı Papaz Tepesi olan bu tepe 85 metre yüksekliğinde olup üzerinde Papaz Okulu bulunmaktadır. Adada 4 de liman vardır. Güzel bir koyda bulunan Çam Limanı ile Bahriye Limanı bunların en önemlileridir. Adanın önemli yapıları, Bahriye Okulu, Aye Ofemya Ayazması, Türkiye’nin ilk sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu (Kuruluş: 1924), Heybeliada’nın ünlü sakinlerinden olan Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi, Abbas Halim Paşa Köşkü, Papaz Okulu, diğer dini yapılar ve resmi binalardır.

Adadaki, birine “Büyük Tur”, diğerine “Küçük Tur” denilen iki tur yolunda, yaz mevsimlerinde eşek ve arabalarla turlar yapılır. Küçük Tur'a, Aşıklar Turu da denmektedir. Heybeliada da İstanbul'un diğer adaları gibi, motorlu araçtan arındırılmıştır. Evliya Çelebi, Heybeliada’da bir Bostancıbaşı ile birkaç Subaşı askerinin bulunduğunu, adanın gelirinin Kaptan Paşa’ya verildiğini kaydeder.

İstanbul'u en çok yazan ediplerimizden Ahmed Rasim, Heybeliada'da medfundur. Ancak Heybeliada ile ilgili bir eseri bulunmamaktadır. Ahmet Rasim'in yeğeni Yesari Asım'ın Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık" şarkısı, Heybeli'deki birçok şeyden daha ünlüdür. Aziz Nesin, Zeyyat Selimoğlu gibi yazarlar da eserlerinde Heybeliada'dan çokça söz etmişlerdir.

32.

ANADOLUHİSARI

İstanbul'un Anadolu Hisarı semtinde, Göksu nehrinin İstanbul Boğazı'na döküldüğü yerde bulunan Anadolu Hisarı, Bizanslılar döneminde yapılmış, görülmeye değer eserlerden biridir. 7000 metre karelik büyük bir alanı kaplayan bu büyük eser, 1395 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılmıştır. Yenihisar, Akhisar, Güzelhisar, Güzelcehisar gibi isimlerle de anılan yapıdan o dönemde oldukça fayda sağlanmıştır. Zaten asıl yapılış amacı, İstanbul'un fethi savaşında, Bizanslılara Karadeniz yoluyla yardım gelmesini engellemekti.

Bu yüzden Anadolu Hisarı'nın Osmanlı tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Ancak son dönemlerde tarihi önemi yeterince kavranamadığından olsa gerek, ortasından geçen bir yol yapılmış ve bu tarihi alan tarihi güzelliğini ve değerini kaybetmiştir.

33.

RÜSTEM PAŞA CAMİİ

Tahtakale, Rüstempaşa Mahallesi, Hasırcılar Caddesi üzerinde 90 numarada bulunan bu cami, Kanunî Sultan Süley­man'ın kızı Mihrimah Sultan'ın kocası Sadrazam Rüstem Paşa tarafından 1560 yılın­da inşa edilmiştir. Mimar Sinan'ın güzel eser­lerinden biridir1.

Cami fevkani olarak yapılmış ve alt kıs­mına mahzenler ve dükkânlar yerleştirilmiştir. Camiin revaklı avlusuna iki taraftan merdiven­le çıkılmaktadır. 1962 yılında dış saçaklar ve 1968'de de minaresi, dış avlusu ve zemin du­varları tamirler görmüştür.

Dikdörtgen planlı camiin merkez kubbe­si kemerlerle dört fil ayağına ve sütunlara otur­tulmuştur. Köşelere tesadüf eden kemerler yarım kubbe şeklindedir. İki yanlara konulmuş olan sekizgen plânda ikişer fil ayağı ile şahın üç kısma ayrılmış olup ortadaki merkezî şa­hın kare, kubbe kaidesi ise sekizgen şeklinde­dir. Yanlarda birer uzun dikdörtgen şeklinde iki yan sofa bulunmaktadır. Bu sofalar ikişer büyük kemerle üç kısma ayrılmış ve her kısım çelipleme tonozlarla örtülerek üzerlerine kü­çük kubbeler yapılmıştır.

Bu camiin plan hususiyetinden başka, fil ayaklan da dahil olmak üzere kubbe etekleri­ne kadar her tarafı devrin en nefis çinileri ile bezenmiştir. Mimar Sinan, Sokullu ve Azapkapı camilerindeki tenasüp güzelliğini bu ca­mide, o kadar gösterememişse de İznik'te yapılan çinilerin güzelliği ve tezyinatının hari­kuladeliği bu noksanı telafi etmiştir. Ne var ki, yarım kubbeler içine sonradan barok devrin­de yapılan nakışlar bu güzelliği bozmuş, ka­lem işleri tahrif edilmiştir.

Fevkani olan avlunun üstü bir tavanla ör­tülüdür. Bu tavan, kenardaki sütunlar arası­na yapılmış kemerlerle son cemaat yerinin kemerleri üstünü örter. Son cemaat yeri altı sü­tunla beş kısma ayrılmış olup her kısmın üstü kubbelidir. Camiin sağında binaya bitişik tek şeref eli bir minaresi vardır.

Hadika, Rüstem Paşa Camii'nin inşa edil­diği arsa üzerinde önceden Halil Efendi Mes-cidi'nin olduğunu; caminin banisi Rüstem Paşa'nın Şehzade Camii yanında, sebiline ya­kın bir yerde müstakil bir türbede medfun bu­lunduğunu yazar3.

Aynı zamanda Rüstem Paşa, Cağaloğlu tarafında mimarî değeri büyük olan bir de medrese yaptırmıştır. Onun, zengin devlet ri­calinden olduğu bilinmektedir.

34.

EYÜP SULTAN CAMİİ

Eyüp Sultan Camii, İstanbul'un fethinden 5 yıl sonra 1458 yılında inşa edilmiştir. Camiden önce yanında inşa edilmiş olan Eyüp Sultan Hazretleri'nin Türbesi'nin yer alması bu caminin önemini vurgulamaktadır. Külliye yapısı olarak inşa edilen camii, İstanbul’un Haliç kıyısının ucundaki Eyüp semtinde bulunmaktadır. Arapların İstanbul’u kuşatması sırasında şehit olan ve İslamiyeti ilk kabul edenlerden biri olan Hz. Eyyub El-Ensari’nin kabrinin bulunduğu yerdedir. Yapı cami, medrese, aşhane, hamam ve türbe gibi birimlerinin olduğu, büyük bir tarihi eserdir. Zaman içerisinde iyice harap olan camiyi III. Selim minareleri ve temelleri hariç tamamen yıktırmış ve yeniden yaptırmıştır. 1798’de başlayıp 2 sene süren yapım çalışmaları sonunda ise cami günümüzdeki halini alır.

35.

SOKULLU MEHMET PAŞA CAMİİ

Eminönü Kadırga semtinde yer alan külliye Mimar Sinan’ın eseri olup cami, medrese, tekke, dükkânlar ve çeşmelerden meydana gelir. Caminin kimin tarafından vakfedilmiş olduğu tartışmalıdır. Külliyeye adını veren Sokullu Mehmed Paşa’nın (ö. 987/1579) vakfiyesinde gerek Eyüp’te türbesine bitişik medresenin gerekse Kadırga’daki caminin paşa tarafından eşi İsmihan Sultan’a hediye olarak yaptırıldığı belirtilmekte, buna karşılık İsmihan Sultan’ın vakfiyesinde söz konusu yapılar doğrudan ona mal edilmektedir. İsmihan Sultan, Rumeli’de babası II. Selim tarafından 1568’de kendisine ihsan edilen köyler ve tarım arazileriyle İstanbul’daki gayri menkulleri külliyeye vakfetmiştir. Külliyenin batısında vaktiyle Sokullu Mehmed Paşa ile İsmihan Sultan’ın sarayı bulunmaktaydı. Aynı avluyu paylaşan cami-medrese ikilisinin kuzeye açılan ortak girişi üzerinde yer alan kitâbe bu iki yapının tamamlanma tarihini (979/1572) verir. Ayrıca kitâbede burada daha önce bir kilisenin yer aldığı belirtilmiş, bazı araştırmacılar, adı kesin şekilde tesbit edilemeyen bu yapının Azize (Hagia) Anastasia Kilisesi olduğunu ileri sürmüştür. Postnişin olarak görev alması kararlaştırılan Nûreddinzâde Şeyh Mustafa Muslihuddin Efendi’nin inşaat bitirilmeden 981’de (1574) vefat etmesi tekkenin cami ve medreseye göre daha geç bir tarihte tamamlandığını gösterir.

Külliyenin bulunduğu alanın kuzeydoğu köşesinde Helvacıbaşı İskender Mescidi yer alır (1546). Güneyden kuzeye, ayrıca doğudan batıya doğru eğimli bir araziye yayılan külliye yapıları farklı kotlarda setlere oturtulmuştur. Arsanın kuzey kesimi şadırvan avlusu çevresinde yer alan cami-medrese ikilisine, güney kesimi tekkeye ayrılmıştır. Kuzeydeki ana girişi izleyen merdivenle şadırvan avlusuna çıkılır. Bu avlunun doğu ve batı yönlerine açılan iki tâli girişi vardır. Daha yüksek bir kotta bulunan tekke ise güneydeki Su Terazisi sokağına açılan bağımsız bir girişle donatılmıştır. Tekkeyle cami-medrese ikilisini ayıran duvarın batı tarafındaki kapıdan caminin yanındaki sofaya ulaşılmaktadır. Külliyenin kuzeybatı köşesinde kitleden çıkıntı yapan su haznesi, bunun üstünde medrese helâları ve önünde iki çeşme yer alır. Dükkânlardan altısı kuzeyde medrese odalarının altında ana girişin yanlarında, dördü batıda tekke odalarının altında sıralanır. Külliyenin çevresindeki yapı adalarında yer aldığı vakfiyede belirtilen iki kervansaray, on dört dükkân, fırın ve on beş odayı içeren bina, camide görevli iki imamın ikametine mahsus, zemin katında üç dükkânın bulunduğu meşruta günümüze kadar gelmemiştir.

Yatayda ve düşeyde medrese odalarının kitlesinden taşan kare planlı ve kubbeli dershane kuzeydeki geniş, yanlardakiler dar olmak üzere üç sivri kemerle dışa açılan bir alt yapıya oturur. Şadırvan avlusuna ulaştıran ana giriş ve bunu izleyen merdiven dershanenin altında yer almaktadır. Gerek dershanenin gerekse medrese odalarının dış duvarları kesme taş ve tuğla sıralarıyla almaşık olarak örülmüş, buna karşılık dershanenin alt yapısında kesme taş örgü tercih edilmiştir. Dershanenin avlu (güney) yönünde bulunan kubbeli sayvanın altında iki yandan merdivenlerle çıkılan bir sahanlık mevcuttur. İki sıralı pencerelerle donatılan mekânın kubbesi içeriden tromplara, dışarıdan sekizgen bir kasnağa oturmaktadır. On altı adet kare planlı ve kubbeli medrese odası “L” biçiminde iki eşit parça halinde avluyu kuşatmakta, bunların önünde ahşap örtüsü kurşun kaplı revak uzanmaktadır. Revakın taşıyıcı sistemi baklava başlıklı sütunlar ve kırık kaş kemerlerden oluşur. Caminin son cemaat yeri revakıyla medresenin batı ve doğu kanatları arasında kalan avlu yan girişleri müezzin ve kayyuma mahsus fevkanî ve kubbeli odalarla taçlandırılmıştır. Medrese hücrelerine göre daha yüksekte kalan söz konusu odalar medrese ve cami kitlesi arasında kademeli bir geçiş sağlar. Son cemaat yeri kare planlı ve pandantifli kubbelerle örtülü yedi birimden oluşur. Kubbeler mukarnas başlıklı mermer sütunlara oturan sivri kemerlerce taşınmaktadır. Mihrap-taçkapı eksenindeki birimin kemeri diğerlerinden çok az daha geniş ve yüksek tutulmuş, bunun üzerindeki kubbe de hafifçe yükseltilmiştir.

Harim doğu-batı doğrultusunda (enine) gelişen dikdörtgen biçimindedir. Mekânın 13 m çapındaki kubbesini taşıyan altı adet duvar pâyesinden kuzeyde ve güneyde (mihrap ve giriş cephelerinde) yer alan dördü dikdörtgen, yanlarda yer alan ikisi çokgendir. Kuzey duvarındakiler hariç diğerleri cephelerde çıkıntı yapar. Kubbenin ağırlığı bu pâyelere oturan altı adet sivri kemer aracılığıyla zemine intikal eder. Taşıyıcı sistemi yönlendiren altıgenin kuzey ve güney kenarları harim duvarlarına paralel olup bu yöndeki duvar pâyelerine oturan kemerler duvar sathından az miktarda taşmaktadır. Doğu ve batıdaki pâyelerden hareket eden, kuzey ve güney duvarlarıyla 60° açı yaparak bu yönlerdeki pâyelere ulaşan kemerlerin gerisinde mukarnaslı pandantiflerle donatılmış birer yarım kubbe yer alır. Caminin kitlesine merkezdeki kubbe egemendir. Kubbe ağırlığının yan (yatay) birleşkeleri yarım kubbelerce karşılandığından klasik dönem Osmanlı camilerinin büyük çoğunluğunda kubbe kasnağında mevcut payanda kemerciklerine burada gerek görülmemiştir. Batıda ve doğudaki pâyeler, ayrıca harimin güneydoğu ve güneybatı köşelerindeki payandalar farklı yükseklikte, sekizgen prizma biçiminde kubbeli ağırlık kuleleriyle taçlandırılmıştır.

Harimin duvarlarında en alt sırada mermer söveli ve ahşap kepenkli dikdörtgen pencereler, bunların üstünde iki sıra halinde tepe pencereleri bulunur. Yan mahfilleri karanlıkta bırakmamak amacıyla bunların hizasına denk gelen alttan ikinci sıradaki pencereler açılabilir dikdörtgen pencere olarak tasarlanmıştır. Taşıyıcı sistemi oluşturan duvarların tepe pencerelerinden dinamik ifadeli sivri kemerler kullanılmış, buna karşılık merkezdeki kubbenin silindir biçimli kasnağında sıralanan pencerelerde statik ifadeli yuvarlak kemerler tercih edilmiştir. Aynı türde kemerler yarım kubbelerin eteğinde de yer alır.

Geometrik şebekeli korkulukların sınırlandırdığı yan mahfilleri taşıyan, farklı genişlikte ve yükseklikte, kırmızı ve beyaz taşlarla örülmüş sivri kemerler yeknesak olmayan bir görünüm arzeder. Yan mahfillere göre daha alçak tutulan müezzin mahfili bunların kuzeybatı köşesine yerleştirilmiştir. Harimin kuzeybatı köşesinde yükselen çokgen gövdeli ve ahşap konik külâhlı minarede şerefe altı mukarnas dolguludur. Minarenin simetriği olan noktaya fevkanî mahfillere çıkan merdiven yerleştirilmiştir.

Çevresini kuşatan çini bezemenin ortasında yalın tasarımıyla hoş bir tezat oluşturan mermer mihrap yanlardan çubuklu gömme sütunlarla kuşatılmış ve rûmî dolgulu bir alınlıkla taçlandırılmıştır. Mukarnaslı kavsaraya sahip mihrap hücresi (nişi) kum saatleriyle son bulan yeşil porfirden sütunçelerle sınırlıdır. Geometrik şebekeli korkuluğu, alt kısmındaki dilimli kemerleri, kum saatli ince sütunçeleri ve rûmî bezemeli alınlığa sahip kapısıyla klasik üslûbu yansıtan minber, sivri kemerli köşkünü taçlandıran ve mekânın bezemesine uyum sağlayan çini külâhıyla dikkati çeker.

Cepheleri son derece sade olan caminin iç mekânı zengin süslemeleriyle göz kamaştırır. Sır altı tekniğiyle üretilmiş olup gerek desen ve renk gerekse sırlama açısından dönemin en kaliteli ürünleri olan İznik çinileri bezemeler içinde en çarpıcı grubu meydana getirir. Söz konusu çiniler, içerik bakımından stilize bitkisel motifler ve hat kompozisyonları olarak iki grupta toplanabilir. Hat kompozisyonları ise çeşitli âyetlerin yanı sıra esmâ-i hüsnâdan bazılarını, kelime-i tevhidi, kelime-i şehâdeti, Allah, Muhammed, dört halife, Hasan ve Hüseyin isimlerini içerir. Çini süsleme, harimin güney duvarında iki duvar pâyesi arasında kalan kesimi mihrap ve yatay silmeler dışında tamamen kaplamaktadır. Kubbeyi kuşatan altı adet pandantif de çini kaplıdır. Bunların yanı sıra son cemaat yeri pencereleriyle harimdeki alt sıra pencerelerin üstlerine, en yukarıdaki tepe pencerelerinin aralarına, duvar pâyelerinin üst bitimlerine kare ve yuvarlak hat levhaları yerleştirilmiştir. Sinan’ın diğer bir eseri olan Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camii’nden farklı olarak burada çini bezeme mimariyi gölgelememekte, tam aksine tâbi olduğu mekân tasarımının cazibesini arttırmaktadır.

Kalem işleri harimdeki diğer önemli bezeme grubunu oluşturur. Kubbede ve yarım kubbelerde merkezdeki dairesel hat kompozisyonlarından eteklere doğru gelişen ışınsal motifler yer alır. Onarımlarda aslına sadık kalınarak yenilenen bu bezemelerin yanı sıra mahfil tavanlarında ahşap üzerine, girişin küçük tavanında ve bunun üzerindeki mahfilin konsollarında taş üzerine uygulanan kalem işleri kendi türlerinin en güzel örnekleridir. Diğer bir bezeme grubu da avlu girişinin tavanında ve diğer bazı yerlerde bulunan malakârî süslemelerdir. Gerek kalem işlerinde gerekse malakârî bezemelerde sonsuza giden geometrik yıldız geçmeler ve düğümlerle birbirine eklemlenen şemseler türünden kompozisyonlar kullanılmıştır. Osmanlı mimarisinde Edirne Üç Şerefeli Cami’den (1447) beri var olan, Sinan tarafından birçok camide uygulanan altı destekli şemanın bu yapıda en kusursuz biçimine ulaştığı hususunda bütün araştırmacılar hemfikirdir. Ayrıca camideki süsleme programının mekân tasarımıyla gösterdiği uyum istisnasız bütün yayınlarda vurgulanmıştır.

Külliyedeki tekke Osmanlı mimarisinin klasik döneminden kalan nâdir tarikat yapılarındandır. Açık avlulu ve revaklı Osmanlı medreseleriyle benzerlik gösteren bu tesis kendine has özellikler taşır. Güneyde camiyle aynı eksende yer alan basık kemerli mütevazi kapıdan kare planlı ve kubbeli bir eyvana, buradan da iki sıralı beşer birimden oluşan bir revaka geçilmekte, bunun gerisinde revakla aynı ende olan tevhidhâne bulunmaktadır. Tevhidhâne girişi önündeki kare planlı revak birimi kubbeyle, dikdörtgen olan diğerleri aynalı tonozlarla örtülüdür. Örtü öğelerini taşıyan sivri kemerler kuzeyde ve güneyde duvarlara, ortada kare kesitli sütunlara oturmaktadır. Aynı eksen üzerinde sıralı bu cümle kapısı-revak-tevhidhâne grubunun batı ve doğu yönlerinde on birer adet derviş odası barındıran “L” biçiminde iki kanat uzanır. Konumlarına göre kare ve dikdörtgen planlı olan bu odalar mütemadi beşik tonozla, önlerindeki revak da küfekiden kare kesitli sütunlara oturan ahşap sundurmayla örtülüdür. Batı yönündeki revak odaların bitiminde kuzeye kıvrılıp tevhidhânenin batı yönündeki cephesi boyunca devam eder. Arsanın eğiminden yararlanılarak tekkenin batı kanadı iki katlı olarak tasarlanmış, alt katta basık kemerli bir revakın arkasına dokuz adet beşik tonozlu oda, tevhidhânenin altına da küçük bir hamam yerleştirilmiştir. Tekkenin en ilginç bölümü şüphesiz tevhidhânedir. Ortada bir kubbe, yanlarda düz tavanlarla örtülü olan dikdörtgen planlı mekânın güney duvarının ekseninde (normalde mihrabın bulunması gereken yerde) giriş, bunun tam karşısında âyinlerde önüne şeyh postunun serildiği mihrap görünümlü bir niş yer alır. Yapının konumu ve tekke sakinlerinin namazı külliyenin camisinde kıldıkları dikkate alındığında bu mekânda gerçek bir mihraba gerek duyulmadığı anlaşılmaktadır.

Halvetiyye’ye bağlı olarak faaliyete geçen tekke XVIII. yüzyıl başlarına kadar söz konusu tarikatla Celvetiyye arasında el değiştirmiş, bu tarihten tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar Halvetiyye’nin Şâbâniyye koluna hizmet etmiştir. Âyin günü perşembe olan tekkede 1301 r. (1885-86) yılında yedi erkekle bir kadının ikamet ettiği Dahiliye Nezâreti’nin istatistiğinde belirtilmiştir. Tekkeyle cami arasında camiyle aynı kotta yer alan hazîrede postnişinlerin ve bunların aile fertlerinin yanı sıra Sokullu Mehmed Paşa ile İsmihan Sultan’ın oğlu İbrâhim’in neslinden gelenler gömülüdür.

36.

SEDEF ADASI

Sedef Adası, İstanbul'da bulunan Adalar'ın yerleşime açık olan en küçük adası.

İdari bakımdan Büyükada Maden Mahallesi muhtarlığına bağlıdır. 1.300 x 1.100 metre büyüklüğündedir. Üzerindeki bitki örtüsü uzaktan bakıldığında sedefe benzetildiği için Sedefadası adı verilmiştir. Eskiden tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı da kullanılmıştır. Eski adı Terebinthos'tur. Adanın arka tarafından yerleşik olmayan Tavşan (Balıkçı) Adası ve Büyükada görünebilir.

Sedefadası da diğer İstanbul adaları gibi Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Adanın en önemli sürgünlerinden biri, miladi 857 yılında adaya gönderilen Patrik Ignatios'tur. Ignatios, 10 yıl adada çeşitli işkencelere maruz kalarak yaşadıktan sonra, 867 yılında yeniden patrik seçilmiştir.

Ada, 1850'de Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa'nın mülkiyetine geçmiş, paşa adaya zeytin ağaçları dikmiş ve sebze yetiştirmiştir. Paşa'nın ölümü üzerine ada bakımsız kalmış, 1. Dünya Savaşı sırasında da adanın tüm ağaçları kesilmiştir. İstanbul'un işgali sırasında müttefiklerin eline geçen Yavuz Zırhlısı uzun süre buraya demirlemiştir.

Fethi Ahmet Paşa'nin torunları, adayı seçkin insanların yaşadığı bir yerleşim yeri yapmaya çalışmış, bu amaçla bir konut kooperatif kurmuş, binlerce ağaç diktirmiş ve villalar inşa ettirmişlerdir. Kooperatifleri inşa eden mimar Tarabya Oteli'nin mimarı Kadri Erdoğan'dır.

37.

RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ

Haliç'in kuzey kısmındaki Hasköy'de yer alan Rahmi Koç Müzesi, 1994 yılında kurulmuş bir müzedir. 27 bin metrekarelik bir alana yayılan müze temelde üç ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler Açık Hava Sergileme Alanı, Tarihî Hasköy Tersanesi ve Mustafa V. Koç Binası'dır. Mustafa V. Koç Binası Osmanlı'da gemiyi sabitlemek için denize atılan çapanın yapıldığı yer olarak bilinen Lengerhane'de yer almaktadır. 1991 yılında satın alınan Lengerhane, titizlikle restore edilerek 1994 yılında hizmete açılmıştır. Aynı zamanda en az Lengerhane kadar öneme sahip olan Tarihî Hasköy Tersanesi de hemen karşısında yer almaktadır. Müzede bulunan koleksiyonların bir kısmı da Hasköy Caddesi'nde yer alan ve ana girişten Haliç'e kadar uzanan Açık Hava Sergileme Alanı'dır.Rahmi Koç Müzesi'nde onlarca önemli parça sergilenmektedir. Koleksiyondaki parçaların kategorileri ise şu şekildedir: Atatürk Bölümü, Karayolu Ulaşımı, Demiryolu Ulaşımı, Denizcilik, Havacılık, Tipo Baskı Atölyesi, Yaşayan Geçmiş, Makineler, İletişim, Bilimsel Aletler, Modeller ve Oyuncaklar. Bu kategorilerin altında bilimsel aletler, eski bilgisayarlar, eski trenler, klasik arabalar, Fenerbahçe Vapuru, sergiler, keşif küresi ve daha onlarca şey bulunmaktadır.Ayrıca Rahmi Koç Müzesi’nin muhteşem bir de konsepti bulunmaktadır: 2002 yılında başlayan“Müzede Eğitim” kapsamındaki proje ile çağdaş eğitime katkıda bulunulmaktadır. Bu proje ile çocukların müzeyi hiçbir şey anlamadan gezmeleri yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiği öğretilmekte ve anlatılmaktadır. Bu proje içinde Astronomi Atölyesi, Matbaa Atölyesi, Renkli Matematik Dünyası, Keşif Küresi, Fen ve Teknoloji Laboratuvarı gibi konseptler yer almaktadır.

38.

YOROS KALESİ

Yoros Kalesi çok köklü bir tarihe sahip en önemli kültürler arasında yer almaktadır. Yapılan arkeolojik çalışmalar neticesinde kalenin 1261 yılında, İstanbul'un eski adı olan Konstantinopolis'in Latin işgalinden kurtulması ile yaptırılmıştır. İmparator 8. Mihael Paleologos tarafından yaptırılan Kale, 1305 yılında Şile kalesiyle beraber Türklerin egemenliği altına girmiştir. Tabii 1348 yılından 14 yy’la kadar her ne kadar Cenevizlilerin egemenliği altında kalmış olsa bile, bu tarihten sonra Osmanlı İmparatorluğu’na geçerek günümüze kadar gelmiştir.

Yoros Kalesi Özellikleri

Taş dizileri ile beraber Ayrıca tuğla hatıl eşliğinde inşası gerçekleştirilen Yoros Kalesi,kullanılan malzemenin önemli bir kısmı Bizans dönemine aittir. Anadolu'ya bakan kısmı Doğu bölümü olarak geçer. Devşirme malzeme ile mermer bir çerçeveye sahip olan kapısı, 20 metreye kadar yükseklikte iki burç arasında bulunuyor. Hala önemli bir kısmı günümüze kadar ulaşmış olan kale, yılın tüm zamanında yerli ve yabancı pek çok turist akınına uğramaktadır.

Yoros Kalesi Hakkında Bilgi

Yoros kelimesinin anlamı tarihi araştırma ve bilgilere göre değişkenlik gösteriyor. Bazı araştırmalar kutsal yer olarak bilinen Hiredon’dan geldiği söylüyor. Bazı kayıtlara göre ise Zeus isimlerinden biri olarak rüzgara Atıf edilen,Ourios’tan kaynaklandığı dile getiriliyor. Ayrıca Yoros Kalesi pek çok farklı ve özel hikaye sahip eşsiz kalelerden biridir.Ne zaman isterseniz bu Kaleyi İstanbul'a giderek Beykoz üzerinden ziyaret etme şansını değerlendirebilirsiniz.

39.

KINALIADA

Adalara Prens Adaları ismi Bizans döneminde soyluların, prenslerin, patriklerin hatta imparatorların sürgün yeri olduğu için verilmiş. Bazı kaynaklara göre de adaların bu ismi almasının nedeni Bizans İmparatoru II. Justin’in 567 yılında Büyükada ‘da görkemli bir saray ve manastır yaptırmış olması.

Biraz daha Kınalıada’nın tarihçesine gireyim. Bizans döneminde adadan çıkarılan taşlarla İstanbul surları işgal edilmiş. 19. yüzyılda Tophane Rıhtımı ve Haydarpaşa Limanı’nın yapımında da ada taşları kullanılmış.

Kaynaklar:İstanbul İl ve İlçe Valiliği